Siyasal İslam toptan kolaycı indirgeyici ve mahkûm edici bir kavram olarak kullanılıyor. Kamusal alandaki her türlü "dinî görünüm" tehdit olarak algılanıp "siyasal İslam"ın uzantısı olarak yaftalanarak bastırılmaya çalışılıyor.
Türkiye'de İslam'ı bireysel ve sosyal hayatlarında başat bir değer olarak gören ve geniş bir yelpaze teşkil eden büyük bir kitle bulunuyor. Bu büyük kitlenin bir takım taleplerinin olması doğal bir durum. Demokratik bir devletin bu nedenle mütedeyyin kesimlerin meşru taleplerine çözüm bulması zorunluluk. Temel hak ve özgürlüklerin genişletilmeye çalışıldığı modern dünyada dindarların haklı taleplerinin siyasal İslam yaftasıyla bastırılması huzuru bozan bir yaklaşım olacağı gibi devletin meşruiyyetini de tartışılır hale getiriyor. Çünkü demokrasilerde millet, devletin yegane meşruiyyet kaynağıdır. Dindar kitleler bu nedenle sosyal ve siyasal taleplerini demokratik kurallar içerisinde ifade edecek meşru kanallar aradılar. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi bu kanallar arasında yer aldı. 90'larda ise siyasi ve ideolojik yaklaşımların egemen olduğu bir sürece girildiği gözlendi. Siyasal İslam, radikal İslam, irtica, laiklik ve demokrasi tartışmaları ülkede krizi derinleştirmeye ve gerilimi artırmaya yönelik bir çerçeve kazanmaya başladı. Kuşkusuz her toplumda, her din ve düşüncede olduğu gibi Türkiye'de de marjinal gruplar, antidemokratik tavır ve düşüncede olan insanlar var. Geçtiğimiz günlerde Hizbullah operasyonu ile yeniden ivme kazanan irtica ve 'siyasal İslam' tartışmalarının örtmemesi gereken bir olgu bu.
Elbette bu ülkede dindarlar kendi tarzlarıyla taleplerini seslendirecekler. Ülkede her fikir siyasi platformda yerini alıyor ve bu o insanlar için bir suç teşkil etmiyor. Bu noktada İsmail Kara önemli bir vurgu yaparak, İslam meselesinin yalnız İslamcılarla alakalı ve büyük ölçüde kritik bir alan haline getirilmesinin Türkiye'ye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri olduğunu belirtiyor. "İslam bugün Türk toplumunun paylaştığı en büyük dairedir ve İslam ihmal edilerek, sosyal değer olarak alt düzeye indirilerek Türkiye'de meşruiyet problemini çözmek, toplumsal mobilizasyonu sağlamak, bir demokrasi inşa etmek imkan dahilinde görülmüyor" diyen Kara, "Onun için ferdî olarak İslam'la irtibatı hangi düzeyde olursa olsun herkesin İslam meselesini ciddiyye alması lazım. Mevcut bakışaçılarının seviyesi Türkiyeyi taşımaz." şeklinde konuşuyor. Türkiye'de İslam'ı yaşayan bir olgu olarak gördüklerini belirten aydınlar, devletin, siyasetçilerin, sosyal bilimcilerin ve medyanın bu olguyu mahkûm etmeye değil anlamaya ve sorunlara hakkaniyetli çözümler bulmaları gerektiğini vurguluyorlar. Gazeteci-Yazar Cüneyt Ülsever, mütedeyyin kesimlerin kesinlikle teokratik bir devlet değil, hukuk devleti ve demokrasi talep ettiklerini vurguluyor. "Bu kesimler sadece ibadete sığdırılan bir yaklaşımdan hoşnut değiller. İslam yaşanan bir olgudur. Bu insanlar kendilerini birçok alanda sıkıştırılmış hissediyorlar" diyen Ülsever, "Hukukun üstünlüğüne dayanan bir yapı kurulmadıkça sorunlar devam edecek" şeklinde konuşuyor.
Av. Kezban Hatemi, mütedeyyin kesimler ile devlet arasındaki ilişkilerde laikliğin gerçek muhtevasıyla uygulanmasının zorunluluğunu vurguluyarak, "Laiklik bir yönetim ilkesidir ve devletin vazifesi; vicdan hüriyetinin bir güvencesi olan bu ilkeyi kötüye kullanmaksızın uygulamaktır, yoksa iman edenlerin "Amentü" süne karışmak ve insanlara siyasi sorumluluğu ve dolayısı ile hiç bir yetkisi olmayan bazı insanların "çağdaş değil" yaftası yapıştırmasına seyirci kalmak değildir" diyor. "İnsanları dinî eğitimden mahrum bırakmak laiklik ile bağdaşmaz. Tam aksine tabiri caiz ise tepişir. Çünkü laiklik, devletin dinî baskı altına alması demek değildir. Dinî görüşler ve topluluklar karşısında inancına göre yaşama hürriyeti sözkonusu olduğunda eşitlik ilkesine uygun ve tarafsız bir tutum takınmak demektir. Bu müdahale meşru ve makul bir müdahale olarak izah edilemez. Ancak sosyolojik açıdan incelenebilir" diyen Hatemi, "Hukuk devletinde bu tür müdahaleler asla olamaz. Laiklik bizatihi bu tür müdahalelerin teminatı olmalıdır. Laikliğin bir yönetim ilkesi ve hukuk devletinin güvencesi olgusu ile bakıldığında laiklik ilkesine de İslam'a da doğru anlamı verirsek, ikisi arasında çelişki veya karşıtlık olamayacağı açıkça ortadadır" şeklinde konuşuyor.
İslam'da Hıristiyan dünyasında ve kültüründe olduğu gibi bir teokrasi bulunmadığını belirten Mehmet Şevket Eygi ise, "Fransız oryantalisti Louis Gardet, İslam nizamını "Laik ve eşitçi bir teokrasi " olarak tarif ediyor. Hem laik, hem de teokratik.. İslamda bir kilise teşkilatı, bir ruhban sınıfı olmadığı için, İslami dünya nizamına o manada teokrasi demek zordur" diyor. "Bizdeki teokrasi isteklerinin kaynağı dıştadır. Osmanlı sistemi, İslam'ı hayata uygulayışı daha başkadır ve çok isabetlidir. Şu anda Türkiye Müslümanları daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi, daha fazla insan hak ve hürriyetleri, daha fazla din ve inanç hürriyeti istiyorlar. Bu isteklerinin hukukun üstünlüğü prensibine oturan bir sistemde kavuşabileceklerine biliyorlar" diyen Eygi, "Türkiye'deki İslam karşıtları ise yapı itibariyle reaksiyonerdir. Onların demokrasisi Atina demokrasisi gibi bir azınlık demokrasisidir. 50 bin köleye karşılık, 20 bin hür vatandaş.. Bizde şu anda gerçek laiklik yoktur, 'devlet dini' sistemi vardır. Devletin, Meclis'in, halkın, ülkenin, milli kimliğin, milli menfaatlerin üzerinde 'derin devlet' heyulası bulunmaktadır" şeklinde görüş belirtiyor.
Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu da "Teokratik terimini teknik anlamda kullanacak olursak böyle bir talebin en azından Sünni İslam çerçevesinde olabilirliği sözkonusu olamaz" diyor. "Fakat teokratik tabiri ile dinî esaslara dayalı veya referans olarak dine yaslanan bir hukuk nizamı kastedilmekte ise böyle bir talebin, teorik olarak, mütedeyyin insanların zihniyet dünyalarında meşrulaştırılmış bir biçimde var olmasından daha tabii bir şey düşünemiyorum" diyen Hocaoğlu, "Birkaç araştırmanın bende hasıl etmiş olduğu sonuç, müteddeyyin insanlarda böyle bir talebin belirli bir eşik değeri aşmamış ve hatta ona ulaşmamış yani marjinal seviyede bulunmakta olduğudur" şeklinde konuşuyor.
Gazeteci-Yazar Ali Bulaç ise Türkiye için teokrasi'nin yabancı bir kavram olduğunu belirtiyor. "Tarihte teokrasi denildiğinde akla iki şey gelir. Biri, klisenin ve din adamlarının devlet üzerinde hak iddia etmeleri, diğeri bir din içinde yorum yapma ve farklı pratikler geliştirme hakkının tanınmaması. Siyasetin ve yönetimin din adamları sınıfına mensup olmayan insanlara da açılması laiklikle mümkün olmuştur" diyen Bulaç, "Aynı şekilde laiklik insanların inanma veya inanmama özgürlüğünü (din ve vicdan özgürlüğü) güvence altına almıştır. Bu durumda, örgütlü din adamları sınıfı ve kilisesi olmayan ve bu arada dini tefsir etme, yorumlama, içtihat yapma yetkisini belli ilmi formasyonu olan herkese tanıyan ve bunun doğal sonucu olarak din içinde birden fazla yoruma ve mezhebe imkan tanıyan İslamiyet'in zaten teokrasiyle ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Siyaset herkese açık olduğuna göre bu işi yapacak olanların seçimle iş başına gelmesi esastır. Seçim, şura ve hukuka riayet gibi prensipler haliyle bir meclisi gerekli kılar. Türkiye'deki dinî hayatını ciddiye alan insanların teokratik bir talebi olduğu söylenemez" şeklinde konuşuyor.
Bulaç, 'mütedeyyin insanlar neler talep ediyorlar' sorumuza ise, "Bu insanların devletten talepleri, devletin dinlerini tanımlamaya kalkışmaması, dinlerine müdahale etmemesi, yaşantılarına, çocuklarına ne okutacaklarına devletin karar vermemesidir. Asıl dini siyasallaştıran sebepler bunlardır. Çünkü devlet dine müdahale edince, insanlar sıkıntılarını dile getirmeye başlıyorlar." şeklinde cevap veriyor. Bulaç'a göre Hukuk devleti, Müslümanlar'ın siyasi hafızalarında dominant bir değerdir. Çünkü İslamiyet'in ana umdesi hak ve hukukun korunmasıdır."






