Bâtın ve batıl arasında kaygan zemin

Asım Öz
00:009/02/2011, Çarşamba
G: 7/02/2011, Pazartesi
Yeni Şafak
Bâtın ve batıl arasında kaygan zemin
Bâtın ve batıl arasında kaygan zemin

İnsan-tasavvuf-bilgi ilişkilerini boyutlandıran 'Anadolu'nun Ruhu', Mahmud Erol Kılıç'la üç ana eksende; tasavvuf, felsefe siyaset ekseninde, ama hepsinde de felsefi söylem yoluyla yapılan söyleşiler bütünü

Yazarlarla, düşünürlerle farklı zamanlarda farklı bağlamlarda yapılan söyleşilen kitap düzleminde okurla buluşması ele alınan, değinilen ve üzerinde düşünce üretilen konuların derli toplu biçimde okurla buluşmasını sağlaması bakımından oldukça önemli.

Söyleşinin gücü, bir defalık sözlü ortamın doğallığı, tarafların imgelem gücüyle, bilgi birikimiyle, dil kullanma, söylem üretme becerisiyle yakından ilgilidir. Mahmut Erol Kılıç'la tasavvuf, felsefe ve siyaset üzerine yapılmış söyleşilerden oluşan Anadolu'nun Ruhu, bu yönüyle üzerinde durulmayı hak eden bir kitap. Mahmud Erol Kılıç'la üç ana eksende; tasavvuf, felsefe siyaset ekseninde, ama hepsinde de felsefi söylem yoluyla yapılan söyleşiler; insan- tasavvuf -bilgi ilişkilerini boyutlandırıyor.

Ana izlekler ve bağlantılı İzlekler

Söyleşilerde üç farklı izleğin ama bir o kadar da birbiriyle bağlantılı olan izleklerin de olduğunu söylemek gerekiyor. Yapıtın tüm dokusunu oluşturan izlekleri, başta tasavvuf olmak üzere, tasavvufun yeni görünümleri, edebiyat, felsefe, siyaset alanlarının tasavvufla irtibatı, bilim, pozitivizm, hakikat, kapitalizm, irfan, çarpıtılan aydınlanma, İslam'a ait ezoterizm, Yahudiliğe, Hıristiyanlığa ait ezoterizmler gibi izlekleri sayabiliriz. Yapıtın tümünü okuduğumuzda, farklı bilgi dalları arasında ne denli güçlü bir ilişki olduğunu da kavrıyoruz. Tasavvuf açısından baktığımızda ise, tasavvufun hem diğer bilgisel etkinlikleri beslediğini ve bu nedenle de 'temelde' olduğunu; hem de bilgilerin gelip dayandığı noktada, yaşama dünyasını değiştirme noktasında, eleştirel tutumuyla nasıl da 'tepede' olduğunu anlayabiliyoruz.

Söyleşilerde tasavvufun, sufiliğin ve gelenekçi ekolün bütün örgüsü ana ve yan motifleriyle dile getirilmiş. Réne Guénon, Frithjof Schuon, Titus Burckhardt gibi sufi olmuş isimlerin oluşturduğu gelenekçi ekolü oldukça öne çıkaran Kılıç'ın yaklaşımları Zübeyir Yetik'in İnsanın Yüceliği ve Guenoniyen Batinilik(1992) çalışmasındaki düşüncelerle karşılaştırıldığında hem gelenekçi ekolün Türkçe'deki seyrine ilişkin farklı bir fikir edinilmesi mümkün olacak hem de maneviyat alanını oluşturan ara bölgelerde imal edilmekte olan yanılsamaların farkına varılacaktır.

Bunun yanında batı düşünce dünyasının önemli bir problemi olarak karşımıza çıkan din kavrayışı hakkında da önemli tespitlerde bulunur Kılıç kendisiyle yapılan söyleşilerde. Batılıların nazarında “religion” kelimesi bizdeki “din” kelimesinin çağrıştırdığı her şeyi kuşatamamaktadır. “Religion” kelimesi kurumsallaşmış dini, kiliseyi ifade etmektedir. Kurumsal din karşısında bir özgürlük alanı olarak ortaya çıkan deruni ve manevi konuları çok fazla önem veren tasavvuf bu yüzden Batılılar tarafından çok önemsenmektedir. Tasavvuf'un İslâm'ı yumuşatması, sert hatlarını belirsizleştirmesi, deneyimsellik içinde kendisine yumuşak ve sıcak bir varoluş alanı yaratabileceği 'ara bölgeler' oluşturmasına vurgu yapan söyleşiler Özgür Taburoğlu'unu Dünyevi ve Kutsal(2008) kitabıyla birlikte okunduğunda farklı geleneklerde ara yüzeylerin nasıl belirdiği daha da anlaşılır olacaktır. Hoş anekdotlar da aktararak bir bakıma menkıbenin modern hallerini de oluşturmaktadır Kılıç. Bunlardan biri Ernest Gellner'in Şerif Mardin'e söylediği bir söz. Gellner diyor ki: “Türk erkeğinin Cumhuriyet öncesi iki özelliği vardı. Biri maçoluk, diğeri sûfî eğitim neticesinde kazanmış olduğu zengin bir derviş kalbi. Tıpkı bir şövalye gibi…Modern dönemle beraber, o sûfî eğitim kesilince ortada Türk erkeğinin sâdece maçoluk özellikleri kaldı.”

Kitapta yer alan en uzun söyleşi Cogito dergisinin Ezoterizm özel sayısı için yapılan söyleşi. Bu söyleşi bir bakıma kitabın kurucu söyleşisi olmuş. Bu söyleşi boyunca sorularla cevapların farklı biçimde aktığını da belirtelim. Belki bu kavramsal yabancılıktan da kaynaklanmaktadır. Kitabın bir başka yerinde bu yabancılık durumu biraz daha yakından hissedilir. Ezoterizmin tanımı bahsinde şunları söylüyor Kılıç: “Ezoterizm kavramının bizde iki türlü karşılığı var ki manası doğru verilmezse problemlere yol açabilir. Bunun sebebi 20. yüzyılın başında yaşadığımız zihni dönüşümün kavramlara yansımasından kaynaklanmaktadır. Biz 20. yy'ın başından itibaren daha çok batılı kavramlarla düşündüğümüz için maalesef hakikatin bizdeki anlam haritaları parçalanmış oldu. Bir kelimenin eş anlamlıları bile farklı manalar taşır hale geldi. Mesela “bâtınî” dediğinizde -ki bu “ezoterizmin” karşılığıdır- Türk-İslam kültürü içerisinde daha çok ideolojik çağrışımları olan bir kavram anlaşılır. Buna karşılık “ezoterizm” dediğimizde yani kavramın batılı karşılığı kullanıldığında daha bilimsel, daha ciddi ve kuşatıcı bir anlam ifade edilmektedir.”

Ezoterik dilin birikimi ile

Mevlana ile ilgili yapılmış kısa erimli, orta erimli söyleşilerde ise sınırlarda gezinen tasavvufun bâtınî dilinin batıla dönüşüverdiğini, ezoterik dilin birikimine vâkıf bir isim olarak derinlikli biçimde açıklamış Mahmut Erol Kılıç. Bâtın söz konusu olduğunda kolaylıkla olmasa da Bâtınîlik akımının cazibesine kapılmak gerçekleşebilir. O yüzden bâtın, Bâtınîlik ve batıl arasındaki sınırlar fazla sert değildir. Bunun bir nedeni de sufi pratik ve inançların eklektik niteliğinden kaynaklanır.

Tüm bu söyleşiyi okurken biz de bilgi birikimimiz doğrultusunda, adeta söyleşiye katılıyor, başkalarının zihinsel konumlanışı dolayımında, kendimizi felsefi bir diyaloğun içinde buluveriyoruz.