Hep Otuz Üç Yaşında

04:0015/01/2025, Çarşamba
G: 15/01/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
Arşiv.
Arşiv.

Filmi, çay tazelemeyi unutturacak bir akıcılıkta izliyorduk ki birden beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen durdurmasını istedim Murat’tan filmi. “Seni tebrik ediyorum kardeşim.” dedim. “Şahane bir belgesel olmuş.”

İRFAN SAİM

Sevgili karilerim

Uzun zaman önce Murat isminde genç bir arkadaş öğle namazı çıkışı koluma girmiş, “İrfan Bey, siz ilim meclislerinin gediklilerindensiniz, eski sahafları, kudretli hocaların takıldığı mekanları iyi bilirsiniz.” demişti. Hal ve tavrından iyi bir insan olduğu belli bu genç arkadaşın sözlerine nasıl devam edeceğini merak etmiştim doğrusu. “Ben Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi hakkında bir belgesel çekeceğim. İsmim Murat. Bu belgeselin en orta yerinde haliyle İSAM olacak. Arkadaşlardan aldığım bilgilere göre sizin de hayatınızın hatırı sayılır bir kısmı İSAM’da geçmiş. Belgeselde sizi de konuştursak diyorum, ne dersiniz?”

O gün, heyecanlı bir şekilde kendini tanıtıp meramını anlatan Murat kardeşimize, niyetine girdiği belgesel fikrinin pek kıymetli olduğunu ifade edip “Hayatımızın bir bölümü evet İSAM’da geçti ve evet, birçok makale-i müfîdemi İSAM çatısı altında kaleme almışımdır.” demiştim. “Fakat kudretli hocaların ortaya koydukları eserlerin yanında bizim yazdıklarımızın ne kıymet-i harbiyesi olur, hocaları konuşturun kafi.”

Biraz ısrarcı olmaya çalıştığını hatırlıyorum ama bunun olabileceğini tahmin etmiş ve hemen önünü almıştım. “Benim gözler yarasadan hallice kardeşim, kamera, ışık bilumum alet edevata karşı alerjim var.” mazeretini öne sürmüş, “Rencîde olur dîde-i huffâş ziyadan.” diyerek konuyu kapatmıştım. Bunun üzerine Murat kardeş, “Aman İrfan Bey, bizi o tatlı dilinizden mahrum etmeyin lütfen, ben ışığı filan size göre ayarlarım, hiç merak etmeyin.” demez mi. Hemen bir manevra ile bu hamleyi de boşa çıkarmayı bildim tabii. “O zaman şöyle yapalım, sen belgeseli çek, sonra oturup beraberce izleyelim. Ben sana olmuş mu, onu deyivereyim.” Belgeseli çektikten sonra bilgisayarını alıp bana geleceğini nereden bilebilirdim. Ben, Murat kardeşimizin davetini tatlı bir şekilde reddettiğimi düşünüyordum.

Geçen aylarda bir gün, alıcı gibi çalınan kapıyı açtığımda anladım böyle olmadığını. Omzunda bilgisayarla gelen, Murat’tan başkası değildi. Daha kapıdan girmeden “İrfan Bey, belgesel tamam.” dedi. “Vizyona girmemize çok az bir zaman kaldı. Hemen izleyip son onayı vermeniz gerekiyor.” İçeriye buyur ettim mecburen. “Sen otur, ben çay doldurup geleyim.” dedim. Elimde çaylarla geldiğimde bilgisayarı açmış, her şeyi hazır etmişti. Oturur oturmaz başlattı.

Filmi, çay tazelemeyi unutturacak bir akıcılıkta izliyorduk ki bir yerde birden beynimden vurulmuşa döndüm. Hemen durdurmasını istedim Murat’tan filmi. “Seni tebrik ediyorum kardeşim.” dedim. “Şahane bir belgesel olmuş.” Seviyor muyum, dövüyor muyum anlamamış gibi yüzüme bakıyordu. “Her şey iyi, güzel hoş da bu Moravî Rüstem de nereden çıktı şimdi?” diye çıkıştım, filmin durdurduğumuz ekranındaki adamı gösterip. Ne dediğimi anlamamış gibiydi hala. “Rüstem’in İSAM’la alakası en fazla ya bir bardak çayını içmiş ya da önündeki caddeden geçmiş olmasıdır.” dedim. “Derhal bu kısmı atalım. Hem zaten fazla uzun olmuş, bu kadarına gerek yok.”

Neden İrfan Bey? diye soracaktı fakat İrfan Bey bu kadar net konuşuyorsa, bir bildiği vardır, demiş olacak ki “Tamamdır İrfan Bey.” dedi. “Arkadaşlara söyler o kısmı kestiririm ben. Siz hiç merak etmeyin.”

Çayları tazelemek istedim ama müsaade istedi. Film bitmişti zaten. Kalkarken, baktım, ben şimdi Rüstem Bey’e ne diyeceğim, diye kara kara düşünüyordu. “Senin için rahat olsun.” dedim. “Rüstem’le ben konuşurum. Hatta oturur bir yazı yazar, neden sansüre uğradığına dair bir açıklama yaparım.”

Sırtını sıvazladım vedalaşırken. “Sen belgesel filan yapmamışsın.” dedim. “Adeta kurmaca bir sinema filmi çekmişsin. Eline sağlık.”



#Film
#Aktüel
#Sermuharrir