İki mana bir suret

Hatice Saka
00:008/07/2009, Çarşamba
G: 7/07/2009, Salı
Yeni Şafak
İki mana bir suret
İki mana bir suret

Şair Mehmet Solak üçüncü kitabı Hayal İçre'de harflerin, adlandırmaların, imgelerin peşinden giderek anlam ve sesin bütünleştiği şiirler ortaya çıkarıyor

Mehmet Solak "Aşka Yüzün Var" , "Hüzünara ve Arada Bir Yerde" den sonra üçüncü kitabı Hayla İçre ile okuyucuların karşısına çıktı. Elif, Nun ve Mim harflerinin simgesel anlamlarını şiirine yansıtan Solak, varoluş derdiyle hemhal olmak çabasında olduğunun altını çiziyor.


  • Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı?

    Kitaptaki şiirlerin tamamı bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka plânında Nun ve Mim'in simgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif'i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif'te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. 'Muhteşem üçlü'den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ipuçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabî'nin deşifre ettiği Harflerin İlmi'nden haberdar olmak gerek. Şeyhül Ekber; "Elif'in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah'tır." der. Ayrıca mertebelerden bahseder; "Nun, Hak tealâ'nın mertebesidir." ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim'dir. İnsan, Allah'ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. Seyrin güzergâhı budur. Bu aleme (Nun, alemin zahirî yanıdır aynı zamanda), yani olduğumuz yere, bir mim koymak lâzım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur, önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun'da bir nokta bile değiliz ama yine de o nun'un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim - bir koku, bir sûret - koyma cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurûfîlik ya da letrizm peşinde değilim.


  • Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın Hz. Adem'e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre'deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz?

    Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz. Anlama vakıf olma hali yani. Her halükârda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrâk etmemiz gerek. Böylelikle 'kendimiz' olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkât: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür. Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem'in peşindedir, kimileri başkalarının...Herkesin bir 'önden giden'i vardır vesselam.


  • "Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed, hem aşikar hem gizli..." Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz?

    Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle ki, her şey zıddıyla kaim. Ama bir 'bütün' olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin... Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap(lan)madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü ise, biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine bir şerh koymak isterim. Bu kelimeler, yaşanılan hal'in ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları hediye eder şaire. Daha ne istenir ki...


  • Bir şiirinizde, “yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm” diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini?

    Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde;

    "Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücellâ hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / söyledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür." derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri...Değil mi ki; "gece başka ben / ben başka gece (ise) söyleyince" şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle.


  • Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz?

    Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illâki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakînen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı (modern anlamda yapıdan bahsediyorum, bütünlüklü yapıdan) açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen mûnis bazen isyankâr - hatta çokça isyankâr - da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir.