'Bakıyorsunuz Ergenekoncular, onlara karşı olanlar, yandaş medya, karşıt medya. Ben hepsinin dışında görüyorum kendimi' diyen ve Soner Yalçın'la yollarını ayırıp 5N 1K'ya tek başına devam eden CÜNEYT ÖZDEMİR :
Şirket kurdum. Şimdilerde ona yoğunlaşmış durumdayım.
Evet. Zaten benimdi.
Algı gerçekliğin önüne geçebiliyor. Baktığınız zaman iki bin program sudum. Soner prensip olarak ekranın önünü değil hep arkısında durmayı tercih etti. Fikir de birlikte çıkmıştı ve 8 yıl önce ismini koymuştuk. Sonrasında Soner Sabah gazetesine gidip geldi ve beraber Project adında bir şirket kurduk. Orada 5N 1K'yı yönettik. Diziler, programlar ve belgesel yaptık. Geldiğimiz noktada da bundan 6 ay öncesinde ise ticari hayatımızı ayırmaya karar verdik.
Çünkü hem bazı olaylara bakışımız değişti hem de iş yapma şeklimiz . Ortak bir karar aldık ve ben bütün hisselerimi ona devrettim.
Onunla alakası yok. Çünkü 6 ay once Şili'de karar verdik ayrılmaya. Bu bir spekülasyon ve ben bu spekülasyonu sürdürmek istemem.
Aramızda böyle bir husumet yok. İki medeni insan gibi davrandık. Çünkü farklı prodüksüyonlar yapmak istedik. El sıkıştık ve ayrıldık.
Bölüştük. Bende bir kısmı var. Altın Kelebek ödüllerinden üç tane vardı biri bende ikisi onda.
“Ofis-boyluktan geldim” demem yalnış anlaşıldı. Ben bu işin eğitimini aldım. Ankara'da İletişim Fakültesi'nde ve Londra'da multimedia üzerine eğitim gördüm. Ama bu işin de mutfağından başladım. Ofis-boyluktan kastettiğim de bu. Aynı süreci kendi şirketimde de işletiyorum. Yeni başlayan arkadaşlar ister Harward mezunu olsun işe başlarken önce “Hemen ekranın önüne çıkma, yönetmen olma. Sen önce şu arşiv bölümüne gir ve orada çalış” diyorum.
Önce 32. Gün'de başladım, arşivden yönetmen yardımcılığına geçtim, sonra muhabir asistanı oldum. 24 yaşıma geldiğimde ise görsel yönetmenlik yapıyordum. Her zaman 32. Gün okulu konuşulur. Gerçek şu ki o dönem 32. Gün'e gidip çalışmayan hiçbir gazeteci kalmadı. Yüzlerce kişi geldi geçti ama biz orada kalıcı olduk. Sonrasında Ali Kırca ile Atv Haber'de çalıştım orada Cüneyt'in Büyüteci diye bir bölüm yaptım. Siyaset Meydanı'nın yönetmenliğini üstlendim.
Eğer bir haber programının mutfağından geliyorsanız, bir haber merkezinde yetişen birinden daha farklı bir bilginiz de oluyor. Burada sadece teknik önemli değil. Önemli olan etik ve hayattaki duruşunun da olgunlaşması. Çünkü televizyon çok tehlikeli bir yerdir. Gidersiniz ve kendinizi hiç istemediğiniz bir yerde de bulabilirsiniz. “Şöhret afettir” derler.
Tabi ki. Hırslı olmadan bu iş olmaz. Bence hırs kontrol edilebilirse insana ve çevresindeki insanlara çok şey katar. Kontrolsüz hırs güç değildir. İyi bir şeye kanalize edebiliyorsanız bu utanılacak birşey değil. Şimdi bakıyorum; bugünkü aklım olsa hırs yüzünden kırdığım insanları ve yaptığım hataları yaparmıydım? Yapmazdım.
İdealist bakıyorum aslında. Benim hayata karşı bir duruşum ve meselem var. Hayata karşı borcum olduğunu düşünüyorum. Ülkeye, insanlara, döneme, yaşadığımız çağa karşı bir borç. Bu duruşumu da en iyi gazetecilik kanalıyla sağlayabiliyorum. Ama bir adım öteye gittiğimde de bu bir iş ve bu işin bütün hayatımı ele geçirmesine de izin vermiyorum.
Bazen insan umutsuzluğa düşüyor. “Ne yapıyorum ki. Haberleri yapıyorum hiçbir şey değişmiyor” diyorum. Ama sonra insanların sizi dinlediğini, izlediğini fark ediyorsunuz. O zaman yaptığım işin önemini anlıyorum
Tabi ki önemli. Ben bir spiker değilim bu işin eğitimini aldım ve gençliğimi verdim. Programlara kimlik kazandıran hazırlayıp sunanlardır.
Buna dikkat etmek gerekiyor. Savaşa gittiğinizde bandananızı takıp savaş muhabirliği oynamaya başladığınızda bambaşka bir yere savruluyorsunuz. İki yıl bir savaşa gidip ve onları acılarıyla bırakıp evinize döndüğünüzde elektirik faturanızı ödemek için sıraya girdiğiniz zaman tam olarak geride bırakmış olmuyorsunuz.
Bizim yaşadığımız coğrafya, kültürümüz ve Müslüman oluşumuz, gittiğimiz yerlerde insanlarla daha kolay iletişim kurmamazı sağlıyor. Ben CNN Türk'te çalışıyorum. CNN Amerika veya Rusya insanından çok daha fazla bu coğrafyayı anladığımı düşünüyorum. Çünkü bu coğrafyada büyüdüm. Ritüellerini, dilini, yaklaşımını biliyorum. O yüzden plazalarda çok çalışmak istemiyorum. Bu nedenle bu röportaj Taksim'deki bir ofiste gerçekleşiyor. Uzak duruyorum.
Yöneticilik istemiyorum. CNN Türk'ü kuran ekibin içinde vardım. O dönem yöneticilik tarzından rahatsız olmuştum. Çünkü o koltuğun bedelini görmüştüm. Ondan sonra ekranın önünde olmaya karar verdim.
Düşünmüyorum çünkü erken buluyorum. Her yıl anchormanlik teklifi geliyor ama onun da kendine ait sorumlulukları var. Haber merkezini yönetip sunmanız gerekiyor. Ama daha erken. Ben dünyayı dolaşıyorum ve haberin içinden kopmak istemiyorum. Bu hırsımı kontrol edebiliyorum.
Değilim. Şu anda gerçekten dışındayım. Dışında kalmak içinde çok çaba sarf ediyorum. Bunun için bedeller de ödüyorum ama ödemeye razıyım. Çünkü benim yer aldığım program sağcı, solcu ve Cumhurbaşkanı'na kadar herkesin girebileceği saygı duyduğu bir program. Beğenmeyen, kötü bulan olabilir ama “Burada insanlar düşüncelerini ifade edemiyor” durumu yok. Kimse “Gazeteciliği bir silah gibi kullanıp kendi idolojilerine dayatmak yapıyorlar” diyemez.
Bakıyorsunuz Ergenekoncular, karşı-Ergenekoncular, yandaş medya, karşıt medya. Ben hepsinin dışında görüyorum kendimi. Hiçbirine de alet olmamak gerekiyor. Siz gazeteciliğin size verdiği imkanları kullanarak dayatamazsınız. Tek gazete okuyan insanlara şaşırıyorum. Çünkü tek bir gazete okuduğunuz da o kampa mahkum oluyorsunuz. Günde en az on onbeş gazete okuyorum. Çünkü Türkiye'nin çehresi bu sayede ortaya çıkıyor.
Vicdanlı bir gazeteciyim. Vicdan meselesine kafa yoran biriyim.
Susurluk zamanında tehdit edilmiştim. Korktum ve babamı çağırdım çünkü ben silah kullanmıyordum. İki gün bende kaldı. Sonra bıraktım çünkü böyle hayat geçmez ki. Ölecekseniz ölürsünüz bunu kimse önleyemez.
Gerçekten minnettarım. Çok severek, eğlenerek yaptığım bir işim var. Dünyanın hiç gidemiyeceğim yerlerine gidebilme imkanı verdi. O benim vizyonuma çok şey kattı. Büyük ülkeleri kurtarmamız gerekmiyor. Kendi içimizde de kahramanlar yaratıyoruz. Gazetecilik en azından kendi içimde bana bir armağan verdi.
Evet ama Dipnot Tv oldu o site. Savaş döneminde savaş günlüğümü de orada tuttum. İnsan kendi içinde farklı çehrelerden oluşuyor ve mecraları da doğru seçmek gerekiyor. Ben programımda kendi yazdığım şiiri okursam absürt olur. Ama şiir ve deneme yazacağım bir sitenin olması iyi olur.
Evet. Sert bir polemiğe girmek istiyorsam bu sunduğum 5N 1K'daki demokratik ortam olmamalı diye düşünüyorum. Farklı mecralarda farklı şekilde kendinizi ifade ediyorsunuz. Dipnot.com'da böyle bir yer. Ekranda yayınlamadığım görüntüleri fotoğrafları orada yayınlıyorum.
Bilmiyorum. Bu hayata nasıl baktığınızla ilgili. Ben şiir ve denemeler yazıyorum bu doğru ama “Bana bir zaman verirse edebiyat dünyasını sarsarım.” diyemem. Bu alan benim iddialı konuştuğum bir alan değil. Ama gazetecilik öyle değil. İddalı bir çuval dolusu laf ediyorum.
Benim ilk çıkan 'Ruh Hali' adında bir deneme kitabım vardı. Yıllar sonra bir mektup geldi. Bir okuyucu Londra'da bir sahafta benim kitabımı bulmuş. “Yalnızlığıma çok iyi geldi.” diyor. Kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Bazılarını da etmiyorum.
Yalnızım. İçten bir yalnızlık. Çocukluğumdan bu yana yalnızlık yaşıyorum. Yalnızlık tercih edildiği zaman çok güzel birşey. Yalnız seyehate, sinemaya giderim. Çok uzun bir süreyi de yalnız geçiririm.
Sanat tabiki. Ama sanatın içinden de siyaseti çıkartamazsınız. Sinemaya ciddi merakım var. Modern sanata özellikle. Gittiğim bir şehrin mimari özelliklerini takip etmek hoşuma gidiyor.
Ben artık dizi yapmak istemiyorum ve dizi sektörüne girmeyi düşünmüyorum. Bazı şeyleri konuşurken biraz araya zaman konulması taraftarıyım. Savunduğunuz olayın, arkasında durduğunuz şeyin aslında çok da doğru olmadığını görüyorsunuz.
Pişman değilim. Ama bir daha dizi dünyasına girmem.






