Keyfe keder vermeyen kitaplar

Emeti Saruhan
00:005/12/2006, Salı
G: 15/12/2006, Cuma
Yeni Şafak
Keyfe keder vermeyen kitaplar
Keyfe keder vermeyen kitaplar

Toplumların yaşam bilgisinin kümülatif olarak bir araya gelmesiyle oluşan ortak değerlerin her bir parçası bütün kadar önemli. Bu küçük parçaları konu alan kitaplar da öyle.

Babasını tuz kadar seven şehzadenin masalını bilirsiniz. Padişah oğullarını toplayıp "Beni ne kadar seviyorsunuz?" diye sorar. Hepsi altın, gümüş ve mücevherlerle sevgisini ifade ederken, en küçük Şehzade "babacığım sizi tuz kadar seviyorum" der. Cevabıyla hayret ve öfke oklarını kendisine çeken küçük Şehzade çaresiz ülkeyi terkedip, başka bir ülkeye gider. Kader burada küçük Şehzadenin başına devlet kuşu kondurur ve o ülkenin padişahı olur. Yeni sıfatıyla babası ve kardeşlerini tüm yemeklerin tuzsuz mu tuzsuz olduğu bir ziyafet sofrasına davet eder. Yemeklerden tad alamayan padişah, şikayetçi olduğunda, Şehzade "siz tuz sevmediğiniz için yemekler tuzsuz" cevabını verir. Padişah "hayır hayır tuzu çok severim" deyince, Şehzade "Hayır sevmiyorsunuz, sizi tuz kadar sevdiğini söyleyen oğlunuz öfkenize maruz kaldı" der. Şehzadenin kim olduğu ve tuzun değeri anlaşılır. Olay, tuz üzerinden tatlıya bağlanır. Küçük şeylerin aslında ne kadar önemli olduğunu anlatan bir masaldır bu.


KİMLİĞİ BELİRLEYEN NE?

Günlük hayatın koşuşturması içinde her gün kullandığımız eşyaları, davranış biçimlerimizi farketmeyiz bile. İçtiğimiz çayın, yemeğimize kattığımız tuzun, oturduğumuz sandalyenin, kullandığımız çatal bıçağın, giydiğimiz kıyafetin hangi aşamalardan geçip yaşantımıza girdiğini merak etmeyiz. Oysa, bu küçük şeyler kimliğimizi ifade etmemizi sağlayan kültür ve uygarlık ürünleridir. Hayat kültürümüz bugüne kadar yaşayan her toplumun hayat bilgisinin, kümülatif olarak bir araya gelmesiyle oluşmuş ortak bir değerdir. Bu ürünlerin yani bütünü oluşturan küçük şeylerin her birinin bir hikayesi var. Bu hikayeler aynı zamanda bizim nesilden nesile aktarılagelen kültürümüzün hikayesi. Bunlar küçük şeyler demeyerek, küçük şeyleri ele alan, sosyal hayatın akışına ilişkin kitapları sizin için araştırdık.


SANATÇILAR VE TÜTÜN

Edebiyatta bir birey olarak tasvir edilen, sigara içen ilk kadının Çingene kızı Carmen olduğunu biliyor muydunuz? Tütün kullanan kadına kötü gözle bakıldığı, kadınların bu özgürlüğü elde etmek için mücadele etmek zorunda kaldığını Detlef Bluhm'un 'Tütün ve Kültür' adlı kitabından öğreniyoruz. Kitap, tütün kültürünün gelişiminin anlatılmasının yanı sıra pek çok ünlünün tütünle ilgili sözleri ve anılarıyla zenginleştirilmiş. Yaratıcı süreç içinde bulunan pek çok yazar, şair ve bestekarın yaratıcılıklarını tütünle ilişkilendirdiklerini görüyoruz. Bir rivayete göre de Orson Welles'in film çekmesinin nedeni sette bedava puro içebilmesiymiş. Bu kadar çok kahramanının puro içmesi, kötü adamlarının puro çiğnemesinin sebebi buymuş. Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı 'Tütün Kitabı' da bu konuda başvurulabilecek diğer bir kaynak. Geçmişte ve günümüzde uluslararası ilişkilere yön veren ticari bir meta olan tütünün genelde Amerika ve Avrupa, özelde ise Türkiye'deki macerası, bu keyif maddesi etrafında ortaya çıkan ve gelişen kültürel değerler, davranış biçimleri, tartışmalar, edebi ürünler, yasaklar, baskılar, cezalar gibi konular uzmanları tarafından inceleniyor.


AŞÇI DÜŞMANA KARŞI

Sabri Koz'un hazırladığı ve bir kaynak kitap niteliğindeki 'Yemek Kitabı'ndan öğrendiğimize göre Padişah nereye giderse ona yemek hazırlamakla görevli has mutfak da takip ederdi: "Öyle ki, 1593 yılında Sultan III. Mehmed döneminde Avusturya ordusuna karşı kazanılan Haçova Meydan Savaşı sırasında, aşçıların hazine çadırlarına kadar gelip yağmaya başlayan düşman askerleri üzerine ellerine geçirdikleri kepçe, satır, maşa ve hatta odunlarla saldırıp onları püskürttükleri bilinir." Yine 'Yemek Kitabı'nda yazdığına göre kağıt kebabı Antakya esnafının yemeğiymiş: "Bir kunduracı, bir marangoz kalfası, bir semerci, bir bakkal, ya kendisi gider ya da çırağı göndererek bir kişilik kağıda kebap söyler. Kasap 200 gram eti tartar ve bıçakla kıyar. İçine maydanoz ve bir baş kırmızı biberi yine bıçakla kıyar. Karabiber ve tuz kattıktan sonra yoğurur. Bu eti iyice yağladığı kağıda ince ve yuvarlak biçimde yayar. Tenekeye koyarak çarşı fırınına çırakla gönderir. Et pişince fırıncı küreğiyle tenekeyi çeker, tezgahın kenarına bırakır. Dumanı üstünde, yağları fokur fokurdur. Çırak etin kağıdını çıkarır. Sonra halebi ekmeğin içine ya da açık ekmeğin üzerine koyarak getirir."

Yılbaşına üç dört gün kala Yedikule sokakları soğan kokusundan geçilmezmiş. Çünkü Ermeni mutfağının ana malzemelerinden biri soğanmış. Takuhi Tovmasyan 'Sofranız Şen Olsun' kitabında bize Ermeni mutfağını yanısıra Ermeni toplumunun yaşam kültürünü de karşılıklı sohbet eder gibi anlatmış. Deniz Gürsoy'un 'Midenin Cilası Çorba', 'Denizin Çıtırı Hamsi', 'Tarihin Süzgecinde Mutfak Kültürümüz' ve 'Zengin Sofraların Lüks Tatları' da mutfak kültürümüz üzerine yazılmış önemli kitaplar.

Victor Hehn'in imzalı 'Zeytin Üzüm ve İncir, Kültür Tarihi Eskizleri' bu üç bitkinin insanlık tarihi için önemi üzerine kurulu. Homeros'un şiirlerinde sıkça Anadolu'nun Ege kıyılarında, adalarda ve bizzat Yunanistan'da bol miktarda yabani zeytin ağacı yetiştiğinin anlatıldığını söyleyen Hehn, kışın yapraklarını dökmeyen zeytin ağacının, çok uzun ömürlü olması, yok edilmesi olanaksız yaşam gücü ve güzel bir parlaklığa sahip sert odunu sayesinde, halkın dikkatini çektiğini söylüyor. Artun Ünsal'ın 'Ölmez Ağacın Peşinde' kitabı da Türkiye'de zeytin ve zeytinyağı üzerine başvurulacak bir kaynak.


DENİZDE HAMAM

Bir nesneyi ele alarak inceleyen kitapların yanısıra, direkt olarak yaşam kültürü üzerine yoğunlaşan kitaplar da var. Ayfer Tunç'un 'Bir Maniniz Yoksa Annem Size Gelecek', Burçak Evren'in 'İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları' ve 'Eski İstanbul Sinemaları' gibi kitapları bunların bir kaçı. 'İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları' kitabından Osmanlı zamanında İstanbul'da kadınların denize girebilmesi için, deniz üzerinde tahtadan yapılar kurulduğunu ve bunlara deniz hamamı dendiğini bilgisini ediniyoruz. Yaz gelmeye başlayınca "tak tuk" sesleri ile deniz hamamları yapılmaya başlandığının anlaşıldığını, yazın buralardan şen şakrak kahkahaların yayıldığını, yakınlarda gezen çapkın erkeklerin bekçi tarafında uyarılarak uzaklaştırıldığı da yine bu kitapta yazıyor.

"Tuvalet yaşamın merkezidir. Annesinin oturakta otururken dünyaya getirdiği, geleceğin Almanya ve İspanya Kutsal Roma İmparatoru V. Charles için yaşam, bin beş yüzlerde bunlardan birinde başlamıştı. Ve bunlardan birinde ölen Elvis, tuvaletin bazıları için de ölümün merkezi olduğunu kanıtlamıştır" diyor Julie L. Horan, 'Tuvaletin Sosyal Tarihi' nde. Kitapta tuvalet kültürü çok yönlü olarak inceleniyor.


İNSAN-ATEŞ İLİŞKİSİ

'Ateşin Kültür Tarihi' de ateşe dair etimolojik ve antropolojik çözümlemelerin yapıldığı, ateşle ocak arasındaki ilişkiden pişirmeye, ocak ve fırın yapım tekniklerine kadar insanoğlunun ateşle kurduğu ilişkinin ele alındığı bir kitap. Ahmet Uhri imzalı çalışmada, maddi uygarlığın tarihsel izlerinde ateş yeniden bulgulanıyor.


Gelinin saçı 40 gün sonra kesilir

Editörlüğünü Emine Gürsoy Naskali'nin yaptığı ve bir uluslararası sempozyum sonunda ortaya çıkan 'Saç Kitabı'nda, tarih boyunca Türklerin saç biçimleri inceleniyor. Kitapta köy gelinin saçı şöyle anlatılmış: Örgüler gelinin kostümünün, saç örme eğlencesi de düğün kutlamalarının önemli bir parçasıdır. Bu örgüler sadece iki adet örgüyü değil herbiri gümüş tellerle örülmüş, yirmi otuz ince örgüyü içerir. Örgülerin bir tanesinin ucuna mavi bir boncuk tutturulur. Bu, örgülerin arzulanan bir nesne olduğunu gösterir; mavi boncuk da onlara gıpta eden kötü gözleri uzak tutmak içindir. Kuramsal olarak gelinin örgüleri kesilmeden 40 gün tutulmalıydı. Düğünden 40 gün sonra saçın kesilmesinin sembolik anlamı, düğünden 40 gün sonra gelinden yeni rolüne ve görevlerine alışmasının beklenmesidir.


Asya'nın simgesi bilgeliğin iksiri

“Çayın üçü adettir/dördü sıhhattir/çıktı beşe/vur onbeşe/çıktı yüze/düştü düze/çay nedir/say nedir/dök uşağum bir daha” Böyle bir tekerlemeye konu olan, Türk halkının vazgeçilmezidir çay. Mustafa Duman, kültürümüz içindeki yeriyle çayı anlattığı 'Çay Kitabı'nda kıtlamanın yanı sıra gözleme ve sesleme çay içilmesinden bahsetmiş. Şeker kıtlığı olduğu zamanlarda uygulanan 'gözleme'de şeker cam bir kavanoza konur görünür bir yere asılmış. Ahali şekere bakarak çaylarını yudumlarmış. 'Sesleme' ise çaylar şekersiz içilirken birinin "Şeker!" diye bağırması ve topluluktakilerin birer yudum çay almasına denirmiş... 'Çay'ın Kültür Tarihi'nin yazarı Stephan Reimertz ise adeta bir çay aşığı. Çayın nasıl demleneceğini çoğu insanın bilmediğinden yakınan yazar, pek çok kişinin gerçek anlamda bir damla çay bile içemeden öldüklerinden bahsediyor. Okakuro Kakuza'nın 'Çay Kitabı'nda da Asya kültürü, bilgelik ve uyum iksiri olarak tanımlanan çay üzerinden simgeleniyor.


TUZLUK KİMLİKTİR

Tuzlukta durduğu gibi duran, ama sessiz sedasız hayatımızda yer eden "tuz" üzerine hazırlanmış 'Tuz Kitabı'nın editörleri Emine Gürsoy Naskali ve Mesut Şen. Kitap, buzdolabı ve dipfriz olmadığı dönemlerde tuzun zeytin, et ve balık gibi yiyeceklerin muhafazasında, tansiyon düzenlemede, derinin terbiyesinde kullanıldığından bahsediyor. Tuzlukların bulundukları yerin kimlik kartı olduğuna da değinen kitaptan, nazara karşı koruyucu olarak tuzun kullanığı, hamileliğin ilk aylarında tuzlu yenirse erkek çocuk doğacağına inanıldığı, bebek doğduktan sonra teri ve ayakları kokmasın diye tuzlu suyla yıkandığını, kişi için kullanılan tuzsuz lakabının can sıkan anlamında kullanıldığını öğreniyoruz.


Aspirin iki kez keşfedildi

Kudret Emiroğlu'nun 'Gündelik Hayatımızın Tarihi' adlı kitabı neredeyse merak edilen her şeyi içeriyor. Eski Mısırlıların saçlarını şampuanın atası, sitrik asitle yıkadıklarını, parfüm üzerine ilk kitabın Yunanlılar tarafından yazıldığını, Aspirin'in 1853 yılında bulunduğunu ancak bu keşfin unutulup, 40 yıl sonra yeniden keşfedildiğini, hamburgerin adının Hamburg'lu işçilerin yemeği olan dilimlenmiş sığır etinden aldığını, çivitin en fazla satılan markasının Öküzbaş olduğu ve dönemin siyasetçilerine çivit dendiğini bu kitaptan okuyabilirsiniz.



KAHVE KEYFİ NASIL ÇIKAR

”En kötü kahvehaneler bile üniversitelerden daha iyidir” bu söz, 1746'da edebiyat profesörü Christian Fürchtegott Gellert'in, Leipzig üniversitesinin darkafalı, henüz yarı skolastik eğitim programı nedeniyle söylediğini anlatıyor Ulla Heise 'Kahve ve Kahvehane' kitabında. 17. yüzyılda İngiliz ve Fransız bilim adamlarının büyük bir bölümünün kahvehanelere gidip geldiğinden halk arasında kahvehanelere "peni üniversiteleri" dendiği yazılı olan kitaba göre kahvehanelerde bilim adamları arasındaki bilgi alışverişi o kadar ilerlemiş ki, Isaac Newton, Halley kuyruklu yıldızına ismini veren Edmund Halley ve British Museum'un kurucusu Hans Sloane bir gün kahvehanede meraklı seyircilerin gözleri önünde Thames nehrinden yakalanmış bir yunusa otopsi yapmışlar. Kahvenin asıl keyfinin, kahveyi kendi ellerinizle kavurup, öğütüp bu aşamalarda yaydığı kokusunu koklamak olduğunu anlatan Heise'nin kitabının yanısıra elinizde bir fincan kahveyle keyfederek okuyabileceğiniz diğer bir kahve kitabı, Deniz Gürsoy imzalı 'Sohbetin Bahanesi Kahve'. Kadir Şen, Yılmaz Bulut ve Hakan Kürklü'nün ortak çalışması olan 'Telvenin İzinde' kahve kültürünü fotoğraflar eşliğinde veriyor.


Etkilenen ve etkileyen bir mutfağımız var

Halk kültürü üzerine çalışan Sabri Koz'un, yaşam kültürü kitapları içerisinde tarihten bugüne yemek kültürünü incelediği 'Yemek Kitabı' ve 'Nasrettin Hoca' isimli iki kitabı var. Gurme olmadığını, konuya ilgisinin bir 'heves'ten öteye gitmediğini söyleyen Koz ile 'Yemek Kitabı' üzerine kısa bir söyleşi yaptık.


  • Sizce yemek kültürü insan karakterini nasıl etkiliyor?

    Toplumların beslenme alışkanlıklarıyla yaşama ve üretme biçimlerinin, coğrafya ve iklimle çok yakından ilgisi olduğu tartışmasız kabul edilen gerçeklerdendir. Türk mutfağı da, Türk tarihinin ve Türklerin tarih boyunca yaşadığı coğrafyaların, ilişkide bulunduğu uygarlıkların izlerini taşır. Göçerliğin ya da yarı göçerliğin, buna bağlı olarak da hayvancılığın hayatı belirleyen temel unsur olduğu yerlerde farklı, Asya ve Sibirya bozkırlarında farklı, Akdeniz'e kıyısı bulunan Anadolu'da ise daha farklı yaşamış, daha farklı şeyler yemeyi öğrenmişiz. Çok yer değiştirmiş, çok kültürle içli dışlı olmuş, her yere her şeye çok kolay intibak etmişiz. Son mirasımız da bir büyük imparatorluk olmuş. İklimlerin, milletlerin, kültürlerin, dillerin ve dinlerin iç içe olduğu sosyal, idarî ve kültürel bir yapı kurmuşuz. Bu yapı içinde mutfak kültürümüz de bir imparatorluğa yakışacak haşmeti kazanmış. Geçmişi yaşatan, coğrafyasına ilgisiz kalmayan, etkilenen ve etkileyen bir mutfağımız var...


  • Tarihten bu yana, deniz ürünlerine pek yaklaşmamışız. Saraya ve Mevlevihanelere deniz ürünlerini sokmamışız. Bunun sebebi ne olabilir?

    Bu pek doğru değil... Bir Akdeniz ürünü olan zeytinyağını tereyağdan vazgeçmemek şartıyla zaman içinde benimseyen insanımız, deniz ürünlerine başka milletler kadar yakın olmasa da çok fazla uzak da değildir. Eski kayıtlar ve 1844'ten itibaren basılmaya başlanan yemek kitapları Osmanlı Sarayı'nda ve saraya yakın seçkinlerin mutfağında deniz ürünlerinin de tüketildiğini biliyoruz. Mevlevihaneler konusuna girmek istemem... Şunu belirteyim ki Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında konuşlanmış olan tekkeler dünyaya kapalı yerler olmadığı gibi, çevreden etkilenmemeleri de söz konusu değildi.


  • Kitabı hazırlarken başınıza gelen ilginç bir olay oldu mu?

    Yemek Kitabı beklemediğim ilgiyi gördü. Bu alanda yeni okurlar, yeni dostlar edinmemi sağladı. İlk baskının ardından, okurlardan utanarak biraz çok fazla genişletilmiş ikinci baskıyı çıkardık. Şu günlerde de üçüncü baskısı yapılacak. Kitap, kimi makale ve kitaplarda sık sık kaynak eser oldu. Gerek ilk kez burada yer verdiğimiz yazıların gerekse yıllar önce çıktığı ve ulaşılması güç olduğunu düşünerek iktibas ettiğimiz yazıların ve dolayısıyla Yemek Kitabı'nın bilimsel çalışmaların dipnotlarında, bibliyografyalarında yer aldığını görmek doğru yolda olduğumuzu, hizmetimizin menzil ü maksûda yettiğini de gösterdi. Az şey mi bu!


    Hayat parmaklarınızın arasında, hissedin...

    'Sosyal hayatın akışına dair kitaplar' olarak nitelediğimiz; küçük şeyleri, nesneleri, yaşam tarzlarını konu alan kitaplar üzerinde çalışan yazarlar, bu kitapların, ayrıntıları öne çıkardığı için yaşadığımız kültürü ve hayatı algılayış biçimini etkilediği görüşünde.

    Bana fal baktırmak isteyenler oldu

    Cumhuriyet Üniversitesi Halkbilimi Ana Bilim Dalı Başkanı ve 'Fal Kitabı Melhemeler ve Türk Halk Kültürü' kitabının yazarı Doç. Şeref Boyraz neden bu konu üzerine eğildiğini şöyle anlatıyor: “Geleceği öğrenmeye yönelik istek, öylesine yoğundur ki insan, kutsal metinler dahil olur olmaz birçok şeyi fal aracı olarak kullanmıştır. Böylesine yoğun bir istek sonucunda ortaya konulan fal kültürü de elbette ki o nispette zengin olacaktır. İşte bizim üzerinde çalıştığımız "melhemeler" de bu zenginlik içerisinde, şimdiye kadar üzerinde pek durulmamış bir fal çeşidiydi. Zengin fal kültürünün bir parçası olan melhemeler üzerinde çalışmayı işte bu sebeple tercih ettik. Tercihimizin bir diğer sebebi de kırsal kesimlerde hâlâ bu fal çeşidini kullananların varlığıydı. Bilinen fallar genellikle bireye ait haberler verir. Oysa bu melhemeler bireyden çok toplumlara ve coğrafyalara ilişkin gelecek haberlerini, tabiat olaylarını ve ayları kullanarak vermektedir. Bu konu üzerinde çalışırken, fal hakkında çalıştığımı öğrenenlerin bazıları kendi fallarına bakıp bakamayacağımı soruyorlardı.”

    Küçük nesneler hayatın temel kavramları

    MÜ F. E. Fak. Yeni Türk Dili Anabilim Dalı Başkanı Prof. Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı çok sayıda yaşam kültürü kitabı var. Meyve Kitabı, Hapishane Kitabı, Saç Kitabı, Tuz Kitabı, Ayakkabı Kitabı, Tütün Kitabı, Türk Kültüründe Argo, Türk Kültüründe At ve Çağdaş Atçılık yayına hazırladığı kitaplarından bir kaçı. Bu nedenle Naskali'nin söyleyecekleri önemli: “Türk Kültüründe 'At ve Çağdaş Atçılık' kitabına hazırlık yaparken, bir at minyatürü gördüm: Bembeyaz bir at, kuyruğuna düğüm atılmış. Bu matemi ifade ediyor, Sultanların cenaze arabalarını kuyruğu düğümlü atlar çekiyor. Yani, nesne ve kavram bütünleşiyor. Elle tutulabilir nesneleri incelediğinizde, madde ve kavramın hep örtüştüğünü görüyorsunuz. Küçük nesneler hayatın temel kavramlarını irdelemeye vesile oluyor. Şimdilerde çok sözü edilen bir yaşam felsefesi var: "farkındalık". Bu da sanıldığı kadar kolay bir şey değil galiba. Hayatı parmaklarınızın arasında hissedebilme meselesi... Yaşam kültürü kitapları bize çevremizin ne kadar derinlik, incelik ve anlamla dolu olduğunu gösteriyor.”

    Halkın soluduğu tarihi yazıyorum

    Burçak Evren, İstanbul'un Deniz Hamamları ve Plajları, Düş Şatoları, Eski İstanbul Sinemaları, 20'li yılların Bozkır Kasabası Ankara, Eski İstanbul'da Kahvehaneler, Yabancı Gezginler ve Osmanlı Kadını kitaplarına imza attı. Geçmişteki gündelik hayat üzerine çalışan Burçak Evren, sinemayla ilgileniyor ama aslında arkeoloji ve tarih eğitimi almış. Yazar resmi tarihin ayrıntıyı ıskaladığı görüşünde: “Resmi tarihe baktığımızda asık suratlı bir tarihle karşılaşıyoruz. Antlaşmalar, görüşmeler... Resmi tarihte günlük yaşam olguları ıskalanıyor. Zaten olan belgeler de saray ve soylularla ilgili. Soylular nasıl giyinirdi, ne yerdi? Ben halkın gündelik yaşamına ilgi duyuyorum. Halk nasıl yaşıyordu, ne yiyordu, nasıl giyiniyordu? Bunları araştırıyorum. Halkın soluduğu tarih benim için önemli. Sinema gibi, kahvehaneler gibi ilgi duyduğum konular üzerine çalışıyorum. Elime farklı bilgiler, farklı kaynaklar geçerse, farklı konular üzerine de çalışabilirim. Bu kitapların önemi yaşanmışlıkları, bugün artık varolmayan tatlı anıları konu alması.”

    Yemek kültürü inanç ve tarihten etkilenir

    İlhan Eksen Çok Kültürlü İstanbul Mutfağı, Kebapistanbul ve Dünkü İstanbul Çok Dinli, Çok Dilli Mozaiğin Dağılışı kitaplarının yazarı. Eksen, yemek kültürünün politik dengelerle yakın ilişki içerisinde olduğunu söylüyor: “Yemek kültürünün inançlar ve tarihi olaylardan etkilendiğini görüyoruz. Mesela imparatorluk zenginleşince, saray mutfağı zenginleşti. Olivye isimli Rus aşçının salatası olan ve bizim Rus Salatası olarak isimlendirdiğimiz salata, Rusların toprak talebinden sonra Amerikan Salatası olarak adlandırıldı. 1950'lerde et sıkıntısı başgösterince Amerikan ordusunun askerleri için hazırlanmış, dondurulmuş sığır etleri getirtildi bu arada medya devreye girerek koyun etinin kolestrolünün yüksek olduğu, zararlı olduğu yönünde yayınlar yaptı. Politik olarak güçlü olan ülkelerin yeme alışkanlıklarının bizim kültürümüze sızdığını söyleyebiliriz. Fransa'nın güçlü olduğu dönemde Fransız yemeklerinin etkisi hissediliyordu. Daha sonra Amerikan mutfağından etkilenmeler başladı. Servis şekliyle olsun, yemekleriyle olsun mutfak kültürümüz hep etkilendi.”