Gayret sahibi birisi Nuri'ye şunu sordu: “Bizden O'na giden yol nasıl bir yoldur, o yola nasıl gidilir.”
Nuri şöyle cevap verdi ona:
“Önüne ateşten ve nurdan yedi deniz çıkar ilkin. Önce bu çok çetin yolu aşman lazım. O yedi denizi geçtin mi birkaç balığa rastlarsın ki, onlar seni bir nefeste yutarlar.
Hele içlerinde birisi vardır ki ne başı görünür, ne ayağı. Bir ucu İstiğna Denizi'ndedir onun. Ejderha gibi bütün alemi bir nefeste çeker, yutar.”
Bu sözleri duyan ovadaki bütün kuşların yüreklerine ateş düştü sanki, hepsi başlarını önlerine eğdiler. Bu çekilmesi zor yayın, bir avuç güçsüz kuvvetsiz kuşun kolunun harcı olmadığını anlamışlardı.
Onlardan kimisi oracığa yığılıverdi, öldü gitti. Geri kalanlar son bir gayretle yola düştüler. Yıllar boyu dağlardan, tepelerden uçtular uzun bir ömrü bu yolda tükettiler.
Onların bu yol boyunca gördükleri nasıl anlatılabilir ki? Bir gün gelir sen de bu yola düşersen, onların aştıkları sarp geçitleri görür, neler çektiklerini anlarsın.
Yolun sonu geldiğinde ise o kapıya pek azı varabildi, bin taneden ancak biri o makama ulaşabildi.
Onlardan bir kısmı denizlerde boğulmuş, bir kısmı yollarda kaybolmuştu.
Bazısı yüce dağ tepelerinde güneşten yanmış, bazısı çöllerde susuzluktan dudakları kupkuru, ölüp gitmişti.
Bazısını yollarda aslanlar, kaplanlar parçalamıştı, bazısı bataklıklara saplanıp kalmıştı.
Bazısı bir buğday tanesi için kendini öldürdü, bazısı ağır hastalıklara uğradı, yoldan uzak düştü.
Bazısı yoldaki acayip şeylere takıldı, bazısı da yoldaki çalgıya, çengiye kapılıp varacağı yeri aramaktan vazgeçti.
Yola çıkarken göğü dolduran kuş sürüsünden geriye kala kala otuz kuş kaldı.
Gönülleri kırık, bedenleri yorgun, hasta ve perişan bu otuz kuş sonunda öyle bir yere vardılar ki, tarif edilemez. Akıl onu nasıl kavrasın, dil onu nasıl anlatsın?
Hepsi birden “ne şaşılacak şey” dediler; “Güneş bile bu kapıda bir zerre gibi mahvolmuş. Biz burada ne yapabiliriz ki? Kim bize aldırış eder? Yazık oldu emeklerimize. Hiçbir ümit yok, burası bizim sandığımız âlem değilmiş! Dokuz kat gök, bir zerrecik toprak olmuş burada. Artık biz ha olmuşuz, ha olmamışız, kimin umurunda?”
Mahvolmuş, kendilerini kaybetmişlerdi. Belli bir zaman böylece gelip geçti. Sonunda o yüce yerden bir haberci çıkageldi. Otuz kuşun perişan, şaşkın hallerini, yanıp eriyen tenlerini gördü.
“Ey kavim, kendinize gelin!” dedi onlara. “Nereden geliyorsunuz siz, buraya niçin geldiniz? Alemde kuşlar içinde size ne derler? Bir avuç güçsüz kuvvetsiz kuş, buraya ne yapmaya geldiniz?”
Hepsi birden:
“Biz buraya Simurg padişahımız olsun diye geldik. Hepimiz bu kapının çaresizleriyiz. Onun yolunun âşıkları, kendinden geçmişleriyiz. Epey zaman geçti yola çıkalı. Başlangıçta binlerce kuştuk, ama şimdi burada kala kala otuz kuş kaldık. Huzura ereriz ümidiyle uzun yollardan geldik buraya. Umarız ki padişahımız zahmetimizi takdir eder de bize lütuflarda bulunur, derdimize derman olur.” dediler.
Haberci onlara bu defa:
“A başı dönmüş sersemler, gönül kanına bulanmış çaresizler” dedi. “Siz âlemde ister olun, ister olmayın zaten ebedi padişah o. Bütün cihan ordularla dolsa, hepsi bu padişahın kapısında bir karınca değerindedir ancak. Sizden bir soluktan başka ne çıkar? Bir avuç yoksul neye yarar? Dönün geriye!”
Otuz kuş bu sözden öyle üzüldüler ki hepsi öldü, hiç yaşamamışa döndü adeta.
Hep birden dediler ki:
“Eğer bu yüce padişah, bizi böylece geri yollar, yine yollara düşürürse eyvah bize!
Fakat ondan kimseye kötülük gelmez ki! Hatta birisini aşağılatsa bile bu aşağılık değil mi ki ondan geliyor, yüceliktir!”
Bir mecliste Mecnun şöyle dedi:
“Yeryüzündeki herkes bana aferin dese, beni beğense ne çıkar? Ben kimsenin takdirini istemem. Bana övgü, Leyla'nın sövüp saymasıdır. Bu yeter bana! Onun sövmesi yüzlerce övgünden daha hoştur. Onun adı, âlem saltanatından daha iyidir!”
Ey aziz, sana bu yolun kuralını söyledim işte. O hor görse bile ne çıkar? Yücelik kıvılcımı çakıp, bütün canları kökünden yanıp yandırdığında can, yüzlerce elemle yanıp gitse ne olur ki? Yanıp gittikten sonra yüceliğin ne faydası var, hor görülmenin ne zararı?
Kuşlar o yanıp yakılan biçareler bu sefer dile gelip dediler ki:
“Canımızı yanıp tutuşan ateşe atmaya hazırız biz. Hiçbir gece kelebeği ateşten bıkar mı? Onun huzuru ateştedir zaten. Biz de sevgiliye kavuşmasak bile bari yanarız. Bu da bir iştir. Onun yanına ulaşamasak bile geri dönmeyi gönlümüz istemiyor.”
Gece kelebeği pervanenin bir mum için yanıp yakıldığını gören bütün uçan mahlukat toplanıp ona dediler ki:
“A güçsüz kelebek! Hep böyle canınla oynayıp duracak mısın? Madem muma kavuşamayacaksın, bari bu olmayacak şey için boşuna can verme!”
Pervane bu sözleri duyunca daha da sarhoş bir hale geldi ve onlara şöyle dedi:
“Evet, ama ona varamasam bile arıyor, soruyorum ya. Âşığa bu yetmez mi?”
Oradaki kuşların hepsi de Simurg'un aşkının eriydi. Er gibi gelmişler, baştan ayağa derde dalmışlardı. Hiç olmayacak gibi görünüyordu ama bir lütuf müjdecisi geldi, bir kapı açtı. O anda yüzlerce perde de açıldı ve içeri alındılar. Hepsi yakınlık makamına getirildi, ululuk tahtına oturtuldu.
Sonra hepsinin önüne bir kağıt koydular; bunu dikkatlice okuyun, dediler. O kağıtlarda ne yazılıydı? Şu hikayeyi dinle, anlamış olursun.
Güzelliğini yıldızların bile kıskandığı Yusuf'u on kardeşi satılığa çıkarmıştı. Mısır Azizi, Yusuf'u onlardan alırken fiyatı pek ucuz buldu. Sattıktan sonra caymasınlar diye onlardan bir belge istedi. Bir satış kağıdı hazırlattı, on kardeşi de buna şahit tuttu.
Yusuf Mısır'a sultan olunca bu kağıt da eline geçti. Kardeşleri kıtlığa düşüp buğday dilemek için katına gelinceye kadar kağıdı sakladı. Yusuf'un on kardeşi, katına çıktıklarında tanımadılar onu. Şereflerinden vazgeçtiler, yardım istediler Mısır'ın yeni sultanından.
Doğru sözlü Yusuf dedi ki: “Bende İbranice yazılmış bir yazı var. Adamlarımdan kimse okuyamadı onu. Eğer siz okuyabilirseniz size dilediğiniz kadar buğday veririm.”
Hepsi de İbranice bildiklerine sevindiler, “Sultanım getir yazıyı” dediler.
Hz. Yusuf, kendi yazdıkları kağıdı ellerine verince ise bir titreme düştü bedenlerine. Yusuf'a yaptıklarını düşünüp dertlendiler, perişan oldular. Ne yazıyı okuyabildiler, ne de sultana bir şey söyleyebildiler. Dilleri tutulmuştu sanki.
Yusuf onlara: “Ne oldu size böyle? Sanki aklınız başınızdan gitti. Tam kağıdı okuyacakken neden böyle susup kaldınız?” dedi.
İçlerinden birisi: “Keşke ölseydik, boynumuz vurulsaydı ama bu kağıdı okumasaydık” dedi gül yüzlü Yusuf'a.
Otuz kuşun otuzu da önlerine konan kağıtlara bakınca Hz. Yusuf'un kardeşleri gibi titremeye başladılar.
Çok çilelere katlanmışlardı o ana kadar, ama bu hepsinden daha güç geldi onlara. Önlerindeki kağıtlara iyice bakınca gördüler ki ne yapmış ne etmişlerse hepsi kağıtlarda yazılıydı. Yanlış bir yola girmişler, onlar da Yusuf'larını kuyuya atmışlardı. Fakat çaresiz, Yusuf'un sultan olacak, senden ileri geçip sana hükmedecektir. Sen de sonunda hem yoksul, hem de aç düşecek, onun kapısını çalacaksın. Madem sonunda işin ona düşecek, neden onu ucuza satasın ki?
Yaptıkları işlerden öyle utandı ki otuz kuş, mum gibi eriyip gittiler, yok oldular.
Sonra herşeyden temizlenip arındıklarında onun nuruyla hepsi yeniden can buldu, yeniden kul oldular, yine bir başka çeşit hayranlığa düştüler. Eskiden yaptıklarını, yapmadıklarını, herşeyi unuttular. Yakınlık güneşi doğup, ışığını üzerlerine saldığındaysa onun ışığıyla hepsinin de canı parladı. O anda cihan Simurg'unun yüzü aksetti, o nurun yansımasıyla Simurg'un yansımasını gördüler. Fakat şaşırıp kaldılar, çünkü gördükleri otuz tane kuştu sadece.
Simurg'a bakınca kendilerini gördüler, kendilerine baktıklarında ise gördükleri yine Simurg'du! Hiçbir şey anlamamışlardı bu işten. Bu gizli şeyin ne olduğunu, bu işin hikmetini sordular ama kelimeler dudaklarından değil, yüreklerinden dökülüyordu. Soruların cevabını aldılar ama kulakları duymamıştı onu.
“Güneşe benzeyen bu yer, bir aynadır aslında. Kim gelir, bakarsa ona, kendini görür yalnız. Kendinin bir canı, bir teni vardır, orada da onları seyreder.
Siz buraya otuz kuş olarak gelmiştiniz. Bu aynada otuz kuş göründü. Eğer kırk kuş gelseydi, kendilerinden varlık perdesi kalktığında kırk kuş göreceklerdi. Her gelen kendini görür, kendini seyreder burada!
Yoksa kimde o göz var ki bizi görebilsin. Hangi adamın gözü Süreyya burcuna uzanabilir, onu açıkça görebilir?”
Sen demirci örsünü kaldırıp götüren bir karınca, dişiyle bir fil yakalayıp taşıyan sinek gördün mü hiç? Önceden ne bilirsen bil, anlarsın ki gördüğüne hiç benzemiyor; dediğin, duyduğun sözler ondan bambaşka!
Herkes onun dünya vadisinde yürüyüp gider de sıra onun katının vadisine geldi mi uyuyup kalır. Otuz kuş, bunca vadiler, bu kadar adamlar gördüler, sonunda gelip hayrete daldılar.
Yüceliğine en yükseğine erdiler, orada yok oldular. Sonra kendilerini yine orada buldular.
Yolda giderken birçok söz söylüyorlardı. Fakat O'nun katına vardıklarında ne söz kaldı, ne ses. Söz kısaldı, söylemeye imkan kalmadı. Kılavuz da kalmadı, yolcu da, hatta yol da...
Bir ateş yaktılar, Hallac'ı ateşin içine attılar. Tamamıyla yandı kül oldu Hallac. Sonra bir âşık eline bir sopa aldı, o ateşin başına oturdu. Bir yandan külü karıştırıyor, bir yandan şunları söylüyordu:
“Doğru söyleyin, o “Hak benim” diyen nerede? Madem ki ne söylediysen, ne duyduysan, ne gördüysen, ne bildiysen hepsi de masalmış. Mahvol, mahvol... yerin bu yıkık yer değil senin!
Asıl gerek; hiçbir şeye aldırış etmeyen tertemiz asıl gerek. Aydınlığı olmuş, olmamış ne farkeder? Madem ki hakiki güneş hiç batmıyor, sen de söyle:
Ne zerre kalsın, ne gölge.”
Onlar için zaman durmuştu sanki.
Ne ilerisi vardı onların, ne gerisi. Sonra o ölümlü kuşlara lütfedildi, yokluk âleminden geri gelmelerine izin verildi. Otuz kuş, yokluktan sonra varlığa erdiler.
İster eskilerden olsun, ister şimdikilerden hiç kimse bu yokluğu, bu varlığı tarif edemez. Çünkü nasıl gözlerden uzaksa bu makam, haber verilmekten de uzaktır. Dostlar yokluktan sonra varlığı anlatmamızı istediler. İmkan var mı ki buna? Çünkü fenadan sonraki bekanın sırlarını yalnızca o sırra layık olanlar bilir.
Kendi burada kalanın ayağı, o konağa erişebilir mi? Bu durağın yolu uzundur. Canını yol haline getir ki o durağa doğru yol alasın.
Önünde ne var, ne biliyorsun sen? Kendine gel de bir kere kendini düşün bakalım.
Yokluğa dalıp tamamıyla kaybolmadıkça asla varlığa erip oradaki doğruluğu göremezsin. Önce kendini kaldırıp horlukla yola atmalısın ki vakti gelince seni tutsun, yüceltiversin.
Yok ol da varlığın arkadan gelsin, yetişsin. Sen varken var olan, sana nasıl gelip ulaşsın?






