Selim Naşit'in oğlu ve Adile Naşit'in yeğeni 3. kuşağın son tiyatro sanatçısı Naşit Özcan, babasının ve halasının itirazına rağmen oyuncu olmayı kafasına koymuş ve okulu bırakmış. Para kazanmak için yer silmek zorunda kalan Özcan, Naşit soyadını kulanmama sebebini şöyle açıklıyor; 'Naşitlerden hiç destek görmedim ne yaptımsa kendi başıma yaptım.'
Dedem Naşit Bey halam Adile'nin tiyatrocu olmasını desteklemiş. Babamın okuyup ev geçindirmesini istemiş. Hatta dedem kendi elleriyle gidip halamı Muhsin Ertuğrul'da çocuk oyununa kaydettirmiş.
Siz de ailenin üçüncü kuşak tiyatrocusu oluyorsunuz. Babanız sizin tiyatrocu olmanızı destekledi mi?
Sadece babam değil, halam ve annem de tiyatrocu olmamı hiç istemediler. Çünkü onlar kendileri gibi benim de sürünmemi istemiyorlardı. 1950'li yıllarda tiyatro yapmak akla zarar birşeydi. Ekonomik şartlar çok kötüydü. Gerçi hiç bir zaman iyi olmadı.
Küçükken kız arkadaşımla sahnede sek sek oynadığımı hatırlıyorum. Benim sokağım sahneydi. Muammer Karaca'da doğdum ve çocukluğum İstanbul Tiyatrosu'nda geçti. Cem Karaca elimden tutar lunaparkı gezdirirdi. Büyümeye başladığımda, babam Gazanfer Özcan'ın yanına gidince ben de onun peşine takıldım. 16 yaşımda Ali Poyrazoğlu'nun öğrencisi oldum. Bir çok ekolün içinde büyüme şansını elde ettim. Türk tiyatrosunun çok önemli insanlarının arasında zaman geçirdim. Beş konservatuar bitirmiş kadar oldum.
Oyun oynamayı çok seviyordum. Elli yaşında adamım, hâlâ bilgisayarda çocuk oyunları oynuyorum.
Oyunculuğu kurgu olduğu için mi seviyorsunuz?
Hem öyle hem de gerçeğe yakınlığı beni etkiliyor. Sait Faik'i oynuyorum. Başka bir meslekte nasıl Sait Faik olabilirim? Ne para, ne pul umrumda bile değil.
İnsan tiyatro ortamında büyüyünce oyunculuktan kaçamıyor mu?
Bu sorunun cevabı zor. Benimki bilinçli bir tercihti. Tiyatrocu olmamı kimse desteklemedi.
Okulu bıraktım. Aileme 'Beni konservatuara göndermiyorsunuz ben de okumayacağım' dedim ve ortaokuldan sonra okumadım. 'Madem okumayacaksın o zaman çalış' dediler ve beni Fonofilm şirketine gönderdiler. İşe yerleri silmekle başladım, sonra ses teknisyeni oldum. Daha sonra bir reklam ajansında çalışmaya başladım. Aynı dönem sokak tiyatrosunda dublaj yapıp para kazanıyordum.
Babam 1980'li yıllarda beni Nejat Uygur Tiyatrosu'na teslim etti. İki yıl orada kaldıktan sonra Ali Poyrazoğlu'ndan eğitim aldım. Daha sonra Şan Müzikali'ne geçtim. 1980'li yılların sonlarına doğru Şehir Tiyatroları'na geçiş yaptım.
Çok. Ailem yeteneğimin farkına geç vardı. Çünkü bana imkân tanımadılar. Oyuncu olurken Naşitler hiç destek olmadı. Bu konuda da kendimle gurur duyuyorum. Çünkü ne yaptıysam kendi başıma yaptım.
Hayır. İnsanlara daha antipatik geliyordum. Torpilli olduğumu düşünüyorlardı. Ben de kimseye Naşitlerden olduğumu söylemedim.
Evet ama çoğu kimse benim Naşitlerden olduğumu anlamıyor yine de. 'Sen onlardan mısın?' diye soranlara ise 'evet' diyorum. Dedemin ismini sevdiğim için bu ismi kullanıyorum.
Annem ölene kadar yani 22 yaşıma kadar.
Çevresindekiler babama 'Selim Baba' diye hitap ederdi. Etrafında kendisinden genç yaşta insanlar olurdu. Babam iyi bir oyuncu, ama çok iyi bir tiyatrocuydu. Işık, dekor, müzik, rejiye kadar herşeyle ilgilenir ve çıkıp sahnede oynardı. Çantasında tırnak makasından dikiş iğnesine kadar her şey bulunurdu. Ayakkabısı boyalı, temiz ve bakımlı bir adamdı. Çalışkandı. Froud oyununda Yahudi bir doktoru oynuyordu. O rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü aldı. İyi bir arkadaştı.
Elinden geldiğince babalık yapmaya çalıştı. Denize gittiğimizde babam suya atlamıştı ve ben onun boğulduğunu zannedip ağlamıştım. İlk defa babamla denize gitmiştim. O yüzden boğulacak sanmıştım. Kendisini çok severdim ama az vakit geçirebildim.
Çok iyiydi. Iki buçuk yıl yanında kaldım. Halam çok sıcakkanlı biriydi. Enerjisi çok yüksekti bir defa. İnsanları çok sever, kimseyi kırmazdı. Kariyerini çok iyi hazmetmiş biriydi. Halamın hayatında zamanın Başbakanı Turgut Özal, Erol Simavi, Sezen Aksu, Müjde Ar gibi çok önemli insanlar vardı. Evde hergün yemek yenirdi. O kadar önemli isimler tanımasına rağmen onlardan hiçbir şey istediğini hatırlamıyorum. O yüzden parasızdı. Halam için mevkinin hiç bir önemi yoktu.
Ailem dedemin örf ve adetlerine bağlıydı. Disiplinli insanlardı. Halamın ve babamın gece bara gittiğini bilmem. Mazbut bir hayatları vardı. Tutucu insanlardı.
Bilmiyorum. Mesela oğlum 28 yaşında. O jeolojiyi bölümünü bitirdi. Oyunculuk yeteneği olmadığı için oyuncu olmasını istemedim. Bir kızım olursa onu tiyatrocu yapmayı düşünüyorum.
Dedeme. Anne tarafım sarışın baba tarafım esmer. Ailedeki renkli gözler bir bana, bir de yeğenime ait.
Mütevazı, girişken olmayan, kendi dünyasında yaşayan ve bu yüzden bir sürü kapıyı kendine kapatmış olan biri olarak tanımlıyorum. Televizyon dünyasına kendimi kapadım ve sadece tiyatroyu seçtim.
Evet. Beyoğlu Çukurcuma'da doğdum. Annem Rum'du. Komşularımız, Ermeni ve Yahudilerden oluşuyordu. Annem papyon ve takım elbise giydirip elimden tutar, beni sinemaya götürürdü. Çok güzel anılarım var.
Evet. Sahneye çıktığı andan itibaren, hareketleri, mimikleri ve doğallığıyla onun tiyatrocu olduğunu anlarsınız. Bazılarına bakarsınız ve yalandan oynadığını fark edersiniz. O kişi tiyatrocu değildir.
İnsanlarla pek iç içe olmazlar. Çekingendirler. Bizim hayatımız dışarıdan göründüğü gibi bohem değildir. Çok kuralcı ve bağnaz taraflarımız vardır.
Her açıdan. Aile yapısı ve yaşantı bakımından tutucuyuzdur. Tiyatrocular koloni halindedir. Birbirimizle konuşmaktan keyif alırız. Kavga etsek bile ortak dilimiz tiyatro olduğu için yine de uzlaşırız.
Çok iyi. Çünkü muhatap olduğunuz kişi entelektüel olmak zorunda. Yazar, ressam, heykeltraş gibi sanatla iç içe olan insanlarla dostluğumuz var. Hatta bunların içinde politikacılar bile var.
Kesinlikle. Senede 250 oyun seyrederdim. Önemli bir dağarcık. 14 yaşımdayken Gazanfer Özcan'ın eleştirmenliğini yapıyordum. Gazanfer Bey, oyun bittikten sonra beni yanına çağırır 'Ne gördün?' diye sorardı. Bende 'Şurayı beğenmedim Gazanfer Amca' derdim. O da eleştirdiğim sahneyi kaldırırdı. O yaşta eleştirmenlik yapardım.
Devlet Tiyatrosu'nun olması önemli. Shakespeare veya Çehov'u özel tiyatroda seyredemezsiniz. Bu projelere çok para harcanıyor. Özel tiyatrolar bu tarz projeler yapamaz. Prova yapacak sahnesi bile yok.
Çünkü Haldun Taner'in kadrolu elemanı oldum. Girdiğim yıldan itibaren hiç durmadan çalışıyorum. 'Bankamatik oyuncular var' diyorlar. Hiç öyle birşey yok. Sezonda üç oyun çıkarıyoruz. Memur gibi oturup masa başında çalışmıyoruz. Bu kurumdan maaş alıyorsak hepimizin eksiksiz çalışması gerekiyor.
Yönetmelik değişmedi. Değişen şeyse daha bilinçli bir izleyicimizin olması. 16 milyon nüfusun içinde 450 bin kişinin tiyatroya gelmesi fazla bir rakam değil. Yine de iyi oyunlar çok kalabalık oluyor ve bu tablo beni çok mutlu ediyor. Seyirci evinden çıkıyor trafiğe rağmen oyun izlemeye geliyor. Ben bu insanlara çok saygı duyuyorum.






