
Nice zamandır ilanını işittiğim Gazze nümayişlerine iştirak etmeğe hevesliydim, fakat bir türlü nasip olmadıydı. Ya nâ-mizaç oluveriyordum, ya yârân sohbetinden vehleten çıkıp gitmek münasip düşmüyordu yahut programın saatini unutuyordum. Eee, yaşlandık tabii, neredeyse dükkândaki kaditi çıkmış âsâr-ı nefîse ile aynı yaştayız!
Neyse. Fakat bu defa azm ü cezm ü kasd eyledim, behemehal gideceğim, dedim. Gittim netekim.
Bayezid cami-i şerîfi lebâleb dolmuş, meydana çıkan yollardan kütleler halinde insan akıyor, bayraklar ve kefiyeler insanların küfre karşı biriken öfkesini bir parça teskin eden bir cümbüş havası yaratmış. Aheste beste yürüdüm ben de meydana müteveccih. İnsanları seyrettim, ortamın manevi havasını soludum, Gazzeli masum yavrular ve çaresiz anneleri hatırlayıp kinimi diri tuttum. Ezâ-ı Muhammedî okundu, o dev kalabalık müthiş bir atiklik ve yeknesaklıkla namazını eda etti, imam efendi içli bir dua okudu, avludan oluk oluk boşaldık, Ayasofya Cami-i Kebîrine doğru. Tekbirler, tehliller, lanetler, ışıklar, ziller filan…
Tabii, fena halde yorulmuşum, dizlerim (gavurun dediği gibi) error veriyor, topuklarıma ağrılar saplanmış, tembellikten ha şimdi, ha birazdan derken bir şey de atıştırmamışım, iyiden iyiye perişan düştüm. Uzunca oyalanmadım; hemen vesâit-i âmmeyi (şimdi bu ne Baba Rüstem, Türkçe konuş yauvv dersiniz, toplu taşıma canım) ihtiyar birle şıppadanak Yenikapı’dayım, oradan 10 dakkada Üsküdar, Üsküdar’dan sonrası zaten çocuk oyuncağı.
Aklım Pazar günü yapacağım sabah koşusunda (yani ihtiyarız diye böyle elit zevklerimiz olabilemez mi?!). Neden sonra dalmışım; koltuğa pelte gibi yığılmışım öylece. Ezanla fırladım yerimden, baktım ki yatsıyı kaçırmışım. Ah u vahlar arasında abdestimi aldım; namazımı eda edip virdimi okudum. Pijamalarımı giyinip tazecik aldığım janjanlı koşu ayakkabılarımı geçirdim ayağıma. Sokağa adım attım, köşede pinekleyen itin ürküp havlamasıyla bastım çığlığı! Hoşt ulan filan derken neyse çıktım sokaktan, fakat o da nesi! Caddede de öbek öbek köpek dolu. Yahu kardeşim, Dahiliye Nezareti bir sürü tamim yayınladı, falan etti, filan dedi. Gene mi budur manzarası sokakların?! Sabahın behrinde fena öfkelendim; sonra dedim, oğlum Rüstem, dur hele. Kalbine mağlup olacaksın, galeyana gelme. O saatte bizim asistan oğlanı aradım; dedim ki yavrum, ara şehremanetini; nâzır beyefendi neyi nasıl emrettiyse elif’ten ye’ye tatbik etsinler, yoksa başlarına bela kesileceğim; ona göre filan!
Bir hevesimi daha boğdu bu memleket fakat bizde heves mi biter kuzum! Yalçın usta geçende, “Baba Rüstem, yakında Evropa’ya gidiyorum; gitmeden bir cemiyet tertip edelim. Şöyle kırda bayırda semaver ateşleyip cigara tüttürelim, iki türkü çığıralım filan!” dediydi. Aklıma o geldi. Biraz teselli buldum; oturdum, ikindiyi bekleyeceğiz çaresiz. Biraz okudum, biraz hanımla dedikokdu filan derken ben götün götün sıvıştım, Yalçın ustanın motora atladık, pırrr!
Doğru Ömerli Barajı’na; hava açık, ama güneş hafif tertip kaybolmuş; ya biraz poyraz var, ya bir parça keşişleme. Yani ortam her neviden dumana müsait. Ve fakat mangalla uğraşacak yaşta değilim, ustanın çağırdığı diğer delikanlılar da keyifsiz. En azından semaver yakın, dedim. Buraya gelip termostan çay içersek çarpılırız hafazanallah!
Hasılı hemen gölün kenarındayız, arkamızdaki ormanın başlangıç hattıyla mesafemiz nereden bakılsa 100 metre var. Sohbet de ufaktan el aldı, derken göz ucuyla kestiğim semaver de hareketlenmeye başladı. Sonra ansızın ışıldaklı iki jandarma otomobili bitti önümüzde. Hafif bir telaş, bize korku salmak için mikrofondan kaba bir uğultu vs. Cürm-i meşhut halinde yakalandınız, bu bir suç! Burada ateş yakılmaz, bu nasıl nâdânlık filan diye kükredi kumandan. Ayrılın, dedi; teker teker verin kimliklerinizi, üç küsur bin lira kelle başı cezanız var. Biz yakalandığımıza mı üzülsek, semavere mi yansak, yediğimiz cezaya mı ağlasak bilemedik. Nereden bilelim kumandan, nah bir tabela filan da yok ki âgâh olsak filan diye lafı gevelerken yedik cezaları. Baktık yakarışlarımız para etmeyecek, pılı pırtımızı toplamaya giriştik; jandarma da bindi otomobillerine. O da nesi!? Herif saplandı kaldı balçığa; sonra süklüm püklüm geldi. Baba Rüstem, biz ettik, siz etmen, kalmasın teker çamurda, bir himmet buyurun filan. Dedim ulan hergele, az evvel benim gibi koca adama nice dil döktürdün, Nuh deyip peygamber demedin. Bak Tanrı Teâlâ ne ulu ki sizi şu bir avuç mazluma muhtaç etti, filan. Baba, dedi kumandan; bırak nutuk çekmeyi. Omuz verin otomobili çıkaralım; bu iyiliğin altında kalmazız, cezaları da sileriz!
Hehh, dedim; şöyle. Evet, onları da ben kurtardım yani, pardon biz kurtardık netekim…









