Dış politika uzmanı Soli Özel, Ortadoğu'da ölen sivillerin kimsenin umurunda olmadığını, ortada çok büyük bir siyasi ve stratejik mücadele olduğu görüşünde. Özel'e göre ABD de, tüm vahşet görüntülerine rağmen İsrail'e ihtiyacı olan süreyi tanımakta kararlı.
İnsani, siyasal, stratejik gibi çeşitli düzeylerde tanımlamak mümkün. Mezhepler arası ilişkiler, ABD'nin emperyal projesi, İran'ın hegemonya arayışları, Suriye'nin kendisine yar olmayacak bir Lübnan'a asla tahammül edememesi, İsrail'in İran'ı dengeleme arzusu, arkasını ABD'ye dayayarak bölgesel siyasetin çerçevesini belirleme hedefi gibi faktörlere de bakmak mümkün. Meseleye siyasi hedefler açısından bakınca taraflar Hizbullah ve İsrail'den ibaret değiller...
Üç haftayı aşkın süredir devam eden bu savaşta tarafların kendilerini şiddetin şehvetine kaptırdıklarına inanıyorum. Şiddet bir noktadan sonra kendisini besliyor. Kendi şiddetlerinin etkinliği karşısında efsunlanmış iki güç bunun şehvetine kapılarak sonunu iyi hesaplayamadıkları birer hamle yaptılar. Hizbullah, BM tarafından çizilmiş sınırı geçip sekiz asker öldürerek iki asker kaçırdığında muhtemelen bundan öncekilere benzer sınırlı bir mukabele bekliyordu. İşin sonunda da rehinelere karşı İsrail hapishanelerindeki kendi adamlarını takas edecekti. Hesap tutmadı ve İsrail Hizbullah'ı yok etmek için ağır bir saldırı başlattı. Ancak, sorunu silah gücünün, ölçüsüz şiddetin çözebileceğine inanmasının yanlış olduğu da ortaya çıktı. Şu ana kadar üçte ikisi çocuk 450 Lübnanlı ve 37 sivil ve asker İsrailli öldü. Lübnan'da hemen tümü Şii 800 bin insan perişan, ülkelerinde mülteci haline geldiler. Güney Beyrut tahrip edildi, Güney Lübnan özellikle Tyre kenti mahvoldu. Ortada, utanç verici ve vicdanları isyan ettiren bir insani felaket ve siyasi açıdan hayli riskli bir durum var.
Bu savaşta İsrail ordusu ve onun saldırdığı Hızbullah'ın dışında İran, Suriye, ABD ve büyük Arap devletleri de bir şekilde mevcut. Ölen siviller hiçbirinin umurunda da değil. Zira ortada çok büyük bir siyasi mücadele, stratejik rekabet ve çekişme de var.
ABD her şeye rağmen düzenleyici güçtür. Yaşadığımız dönemin trajedisi; ABD'nin dinci ve ideolojik saplantıları güçlü, hatta takıntı halindeki bir yönetimle ve öncelikle askeri gücüne güvenerek düzen kurmaya çalışmasındadır. Demokrasi hedefi doğru ve saygıdeğer bir hedef olmakla birlikte yerel dinamikleri hiçe sayarak, bombalarla bunu gerçekleştirmek mümkün değil. Kaldı ki doğru dürüst işleyen bir devlet bulunmayan yerlerde demokrasi filan olmaz. "Yerlileri" silahla yola getirip onları kendi siyasi projenize uymaya zorlamak mümkün değil.
İsrail bugünkü savaşta çıkarını Hızbullah'ı zayıflatmakta görüyor. Ancak bunun ötesinde İran'ın bölgesel manivelalarından birisini zayıflatarak o ülkenin büyük nükleer silahlanma hesaplaşmasında Batı'ya ve bölgedeki Arap ülkelerine karşı kullanacağı önemli bir caydırıcı kozu bertaraf etmeyi de hedefliyor. Ki bu ABD'nin de arzusudur. Bu nedenle de ABD yönetimi ya da daha doğrusu yönetim içindeki en doktriner grup ekranlara yansıyan tüm vahşet görüntülerine rağmen İsrail'e ihtiyacı olduğunu söylediği süreyi tanımaya kararlı gözüküyor.
ABD mutlak olarak çok büyük bir güce sahip olmasaydı Irak'a girmez, Ortadoğu ve dünyayı şekillendirmeye kalkışmazdı. Kurumları ve uluslararası hukuku çiğnemezdi. Ancak şunu da eklemek gerekir: Bu savaşın yapılışındaki küstahlığı ve sakilliği, ardından ortaya çıkan hukuksuzluk, işkence rezaletlerini bugünkü yönetimin nitelikleri doğrudan belirledi. Başka bir yönetim belki Irak savaşını yapmazdı.
Olaya insani açıdan bakınca haklı olabilirsiniz, ama uluslararası ilişkiler alanı bu boyutun devletler arasında çok da gözetildiği bir alan değil. Devlet dışı bir aktörün yani Hizbullah'ın (tıpkı El Kaide gibi) devletlere kafa tutuyor olması ve İran'ın yerleşik sistemi tümüyle sarsacak kadar güç biriktirmesi, Arap ülkeleri, İsrail ve ABD'de olduğu gibi başka devletlerde de rahatsızlık yaratıyor. Rahatsızlar ama ABD gücünü kötüye kullanıp kurumları zayıflattığından sistem içindeki diğer devletler kendisine yardımcı olmuyorlar. İş çığırından çıktı ve biraz vicdan sahibi herkesi isyan ettirecek seviyede bir sivil katliamı var. BM ise ABD ve biraz da Britanya nedeniyle karar veremiyor. Burada çöken, uluslararası sistemden çok onun kurumsallaşmış halidir.
Eninde sonunda ABD de o kurumlara ve hukuka ihtiyacı olduğunu anlayacak. Ancak bu yönetimde anlama ihtimali yazık ki zayıf.
İsrail'in, ABD'ye ne yapacağını sorduğunu sanmıyorum. İran'a karşı bir hamle de yapmış oluyordu. Kendi stratejik bakışı içinde -ki bana göre yalnızca insani açıdan feci değil, aynı zamanda stratejik olarak da ciddi hatalarla dolu- ABD bunu destekledi.
İsrail'in kendisine yapılan bir saldırıya karşılık öncelikle hukuku denemek yerine şiddet üstünlüğüne güvenmesi bu ülkeyi en istemediği sonuçlarla karşı karşıya bıraktı. Bana ve pek çok yorumcuya göre oransız bir şiddetle Hizbullah'ın saldırganlığına ceza verdi. Kollektif ceza uygulamasına geçti. Üç haftanın sonunda onca askeri gücüne rağmen Hizbullah'ı çökertemedi.. Diyelim ki İsrail işi sonuna dek götürdü ve istediğine ulaştı. Karşısında diz çöktüreceği bir devlet yok ki. Hizbullah birkaç ay içinde yeniden toparlanır ve ölümü yaşamdan çok seven öfkeli gençleri intihar saldırılarına yöneltir, dünyanın her yerinde.
ABD'de bir takım uzmanlar savaşın tozu dumanı yatıştığında Lübnan halkının Hizbullah'a karşı öfkeleneceğini, hatta Şiilerin bile örgüte karşı döneceğini savunuyorlar. Bilemiyorum, göreceğiz.
Burada en önemli mesele galiba şu: Bush yönetimi Ortadoğu'nun temel meselesi olan Filistin-İsrail meselesini iş başına geçtiğinden beri boşladı. İran ile konuşmuyor, Suriye ile küs. ABD'nin kapsamlı bir planla Filistin meselesine girmesini talep edenler var. Giderek tüm stratejik meselelerin ABD ile İran arasında halledilmesini düşünenler artıyor.
ABD'nin Türkiye'yi, "güçsüzleştirilmiş, her an bölünme tehdidiyle karşı karşıya bırakmak" istediğinden, Lübnan'dan sonra sıranın Türkiye'ye geleceğine kadar uzanan senaryolar üretiliyor...
Eğer zırva demeyeceksek, fazla çalışan muhayyilelerin ürünü diyelim. Zira bunların analitik gerekçelerini görmüş değilim. Elbette Türkiye'den hazzetmeyenler vardır. Ancak ben, hem bugün ABD'nin Türkiye'yi istikrarsızlaştırmakta çıkarı olduğunu görmüyorum, hem de her ülkenin sabah-akşam Türkiye'yi nasıl ezeriz diye düşündüğü kanısında değilim.
Türkiye'nin bölgede oynayabileceği bir rol tabii var. Ama bu başrol oyunculuğu değil. Her devletin ne tür oyunlar oynayacağını iyi tayin etmek, onların oyununa -kendinizi önemli hissetmek heyecanıyla- gelmemek gerekiyor. Daha önemlisi Türkiye'nin temel bazı kararları alması gerekecek. Mesela İran konusunda, parçalanma ihtimali giderek artan Irak'taki yeni gerçekliklere...
ABD'nin politikaları hiç kuşkusuz Türkiye'nin dengesini bozuyor. İki şekilde. Kamuoyu ister İslam hassasiyeti, ister Sünni dayanışması, ister toprak bütünlüğü kaygıları veya anti emperyalist dürtüler nedeniyle sert tepki veriyor Irak'ta yaşananlara. Bunun ötesinde Türkiye hayli muhafazakar dış politika yaklaşımları olan bir ülke. Bu nedenle bölgedeki statükonun ABD'nin hamleleriyle bozulmasından rahatsızlık duydu. Ancak Türk diplomasisi bunlara uyum sağlıyor. Irak politikasını gerçekçi ve başarılı buluyorum. Burada ülkenin tek parça halinde tutulup tutulamayacağı ve Kürtlerin siyasi geleceği Türkiye'yi rahatsız edecektir. Kanımca hükümet geleceği nasıl görüyorsa kamuoyunu da siyaseten o yönde hazırlamaya başlamalıdır. Son tahlilde Irak Kürtlerinin bölgedeki en güvenilir ortağı Türkiye olabilir.
İsrail'in istediği süre uzar ve bu arada Hızbullah Tel Aviv'e de füze gönderirse savaşın yayılma ihtimali artar.
Hayır; nasıl kuracak ki? Suriye dışındaki Arap ülkeleri İran'ın artan gücünden rahatsız. Hangi ortak paydada buluşacaklar? Ümmete ait bir siyaset üretilmesi, ortada devlet çıkarları çatışması varsa mümkün değil.
Sanmıyorum. Ancak Filistinlilere yönelik baskı ve şiddet daha da artarsa hükümet kamuoyu baskısı nedeniyle rahatsızlığını daha sık dile getirecektir İsrail'e karşı.
İsrail ABD'nin maşası değil, beyni olduğu kanısında da değilim. Ancak İsrail'in ABD yönetimlerini, kendi çıkarlarıyla ABD çıkarlarının örtüştüğü konusunda ikna etmeyi başardığını, lobisinin bu yönde harekete geçtiğini düşünüyorum. Bugünkü ABD yönetiminin başlıca destekçilerinden köktenci Hıristiyanlar da İsrail'e arka çıkılmasından yana. Aslında ABD yönetiminin parçalanmış olduğunu, ateşkes isteyeceklerin, savaşı sürdürmek isteyenler karşısında gerilediğini de görmek gerekir.
Hayır. En azından istediği gibisini kuramaz. Irak'a bakmanız yeterli
Meşruiyetini eritiyor. Tarafsız ya da adil bir hakem olabileceğine dair inancı öldürüyor. Bunu özellikle Filistin konusunda görüyorsunuz. İsrail'e koşulsuz destek verdi ve işler tamamen çığırından çıktı. Tek taraflı barış olmaz. Benzer şekilde, şiddete müptela bir Hamas ile de siyasi diyalog sürdürülemez. Ancak onu hiçe sayarak da bir yere varılması mümkün değil. Siyasetin yollarını açmak, Hamas içindeki gerçekçi ve siyaset üretmek isteyen kanada bir şans tanımak gerekirdi. Lübnan örneğinde ahlaki ve insani olarak yerlerde sürünüyor. İsrail güvenlik sorunlarını sonunda komşularıyla halledecek. Bu bölgenin bir parçası olmayı içine sindirmesi, yaptıklarının bölgesel siyasi sonuçlarını kaale alması gerekir. Cinnet hali buna uygun değil.
İşgalciliği sürdürüyor. Bu nedenle de hem kendisi teröre maruz kalıyor hem de yalnızca sivil öldürerek değil günlük baskılarla, yarattığı şartlarla hatta duvarla, aileleri ayırarak Filistin halkına, şimdi Lübnan Şiilerine terör uyguluyor, kıyıyor.
Bu savaş, İsrail'de siyasi otoriteden çok askerin savaşı oldu sanıyorum. Siyasi elit, güvenlik eliti ayrımı var. Savaşın mantığını, savaş sırasında yaşananların ahlaki boyutunu sorgulayanlar seslerini yükseltmeye başladılar, ama anlaşıldığı kadarıyla şu anda savaşa destek daha yüksek.
Sivilleri katleden her olayda olduğu gibi derin bir acı, teessür ve öfke. Ancak bunun benim Musevi olmamla ya da olmamamla alakası yok. Ben hayata laik gözlüklerle ve insan olarak bakarım. Kabile, mezhep, din bağlantısıyla değil. Mesleğim gereği de siyasi olayları siyaset bilimi araçlarıyla bilgi ve değerlerimin ışığında anlamaya çalışırım. Benim bildiğim kadarıyla Musevi inancında insan hayatı kutsaldır. Asırlar boyunca geliştirilmiş din felsefesi insan hayatını inancın merkezine koyar. İsrail devletinin davranışı, bir dine inananları töhmet altına sokamaz. Yoksa İslam adına gerçekleştirilen terör eylemlerinden yola çıkarak İslam savaş dinidir tüm Müslümanlar da potansiyel teröristtir diyenlerle yani ırkçı tanımlamalar yapanlarla aynı çizgiye gelinir.
Olumsuz etkilediğini sanıyorum. Antisemitlere de bayram edecekleri bir ortam yaratıyor.
Tahmin edemeyeceğiniz kadar. Hem çok sevdiğim bir kenttir Beyrut hem de orada yaşayan her din ve mezhepten çok arkadaşım var.
Gazeteniz yazarları arasında da hayli rağbet gören antisemit düşünceler ve bunların ifade ediliş tarzı, giderek de yaygınlaşması nedeniyle herhalde tedirgindirler. Ben onlar adına konuşmaya mezun değilim. Hangi değerler prizmasından savaşı izledikleri konusunda sanırım eski cemaat başkanı Bensiyon Pinto'nun Ahmet Hakan'a telefonda söylediklerini paylaşanlar kahir ekseriyeti teşkil eder. Pinto ölen her çocuğun kendisi açısından bir trajedi olduğunu vurgulamıştı.






