Bir kapıdan girmek ya da girmemek

00:004/03/2013, Pazartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Gökhan Özcan

Her yazının ilk cümlesi, o yazının kapısıdır. Hem siz yazarken o kapıdan yazının içine girersiniz, hem okuyan okurken. Bu sebeple ki diğer bütün cümlelerden daha ağırdır o cümle.Yıllar geçtikçe o ağırlığın giderek daha da arttığını görüyor ve şaşırıyorum. Öyle ya; bir işin asıl zorluğunun, tedirginliğinin, endişesinin ve acemiliğinin o işin başında çok daha fazla yaşandığını düşünmeye daha meyyaliz biz. Yıllar geçince her şeyin olduğu gibi yazmanın da bir tür alışkanlığa dönüşmesini ve geçmişe nazaran

Her yazının ilk cümlesi, o yazının kapısıdır. Hem siz yazarken o kapıdan yazının içine girersiniz, hem okuyan okurken. Bu sebeple ki diğer bütün cümlelerden daha ağırdır o cümle.

Yıllar geçtikçe o ağırlığın giderek daha da arttığını görüyor ve şaşırıyorum. Öyle ya; bir işin asıl zorluğunun, tedirginliğinin, endişesinin ve acemiliğinin o işin başında çok daha fazla yaşandığını düşünmeye daha meyyaliz biz. Yıllar geçince her şeyin olduğu gibi yazmanın da bir tür alışkanlığa dönüşmesini ve geçmişe nazaran daha kolaylaşmasını bekleriz. Ama işin aslı öyle değil, en azından benim için...

Bir yazı yazmanın güçleşmesinden söz etmiyorum burada, o ayrı konu. Bir yazıya başlamanın güçlüğü sözünü ettiğim... Bir yazının istikametini seçmek... Yani kapıyı bulmak...

Kapıyı bulduğunuzda açıp içeriye gireceksiniz. Sınırları, yazının imkanları kadar genişleyebilen bir aleme adım atacaksınız. Yani ancak aklınızın ufku, kalbinizin heyecanı, varlığınızın mecali kadar büyüyebilecek bir ülkeye...

Bu noktadaki seçiminiz, sanıldığından çok daha kritik bir seçim aslında. Çünkü bu karar sadece kendiniz için değil, sizin açtığınız o kapıdan içeri süzülmeyi göze alan, o gizemli ülkede sizin kelimelerinizden aldıkları yordamla seyahat etme cesareti gösteren başka insanlar adına da verilmiş oluyor.

Bir yazı, hem yazanlar için, hem de okuyanlar için, ömrün, ömürlerin, küçük, pek küçük de olsa yine de çok değerli olan bir parçasının içini dolduruyor. Bir yazıyı yazmanın ya da okumanın kaç dakika sürdüğüne bakarak bu mesaiyi küçümsememek, takılmamak gerekiyor. Çünkü her şey, aslında sadece anların içinde oluyor. Ölüm mesela; rivayeti bir ömür sürüyor olsa bile hakikati bir tek an sadece. Bir tek an, anların sonuncusu...

Öyleyse yaşadığımız her an, dikey boyutta, hayatın hepsi, tamamı, her şeyi demek... Böyle bakınca herhangi bir yazının insan hayatında kıymet biçilemez pek çok anın içini doldurduğu, o anları iyi kötü işgal ettiği rahatlıkla farkedilebilir. İnsan, meşguliyetlerinden ibaret değil midir zaten?

Bir yazıyı okumaya hazırlanıyorsanız, sadece kendi adınıza bir seçim yapıyor olmak içinizi az da olsa rahatlatır. Bir yazıyı yazmaya oturmuşsanız, bu seçim sadece size ait olmaktan çıkar, birçok insanın çok değerli anlarını, dakikalarını, duygularını, düşüncelerini meşgul etmenin vebali taşınması zor bir ağırlık olarak omuzlarınıza biner, üstünüze çöker.

Yazı yazan her insan için bu böyle midir bilmem; ama benim için böyle... Vaktiyle rahatlıkla girebileceğim kapıların bazılarını açmaya elim gitmiyor bu yüzden. Onları kilitli tutuyor ve görmezden geliyorum.

Parmak uçlarımın tuşlara giderken taşıdığı yük her geçen gün artıyor sanki. Bir kapı bulmak ve oradan gönül rahatlığıyla içeri girmek her geçen gün zorlaşıyor. İnsan ve hayat için gerçekten önem taşıyanın, genelgeçer olan karşısında savunmasız bırakıldığı ve anların tereddüt edilmeksizin bozuk para gibi harcandığı bir zamanda, her harf sizi kozmik ihanetin bir parçası haline getirebilir çünkü.