Batılılaşma efsanesi

00:0031/10/1999, Pazar
G: 10/09/2019, Salı
Hayreddin Karaman

Tanzimat''ın mimarı Mustafa Reşid Paşa bir gazeteciye şunları söylemişti: "Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile gerek her şehirde görüp hayran kaldığım refah ve umran ile gerek maarif hayatı, hukukî ve ictimaî nizamı ile beşerin vasıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye maliktir... Bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş (medenîleşmiş) sosyeteye dühul etmekten (girmekten) başka çare-i halâsımız (kurtuluş çaremiz) yoktur... Aklımız yettiği kadarınca mezkür seviyeye erişebilmek

Tanzimat''ın mimarı Mustafa Reşid Paşa bir gazeteciye şunları söylemişti: "Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile gerek her şehirde görüp hayran kaldığım refah ve umran ile gerek maarif hayatı, hukukî ve ictimaî nizamı ile beşerin vasıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye maliktir... Bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş (medenîleşmiş) sosyeteye dühul etmekten (girmekten) başka çare-i halâsımız (kurtuluş çaremiz) yoktur... Aklımız yettiği kadarınca mezkür seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal (hiç değilse) mütevâzı bir ferdi olabilmek gayesiyle bazı tedâbîr ve ıslâhâta tevessül ettik..."

Tanzimat reformunun niçin yapıldığını en selahiyetli ağızdan açıklayan bu sözlerin özeti şudur: İnsanlığın ulaşabileceği en ileri uygarlık düzeyi Batı uygarlığıdır; bizim de kurtuluş çaremiz Batılılaşmak, Batı uygarlık ailesine dahil olmaktır.

Gerek Tanzîmat ve gerekse Meşrutiyet devirlerinde yapılan ıslâhat ve yenilik hareketlerinde daima din devreye giriyor, kimi zaman engel olduğu için dışlanan, dışlanması gereken bir köhne kurum, kimi zaman veya kimilerince de yapılacak ıslahata kaynak olmasa da destek olarak kullanılan bir unsur olarak görülüyordu. Din veya dînî olan, kısmen tasfiye edilip yerine Avrupalı yenisi konularak kısmen de yine Avrupalı/çağdaş yeniyi meşrulaştırmada bir araç olarak cumhuriyete kadar işlevini sürdürdü. Cumhuriyet de başlangıçta dini kullandı, ona işi bitince bir alan belirledi, dini oraya hapsetti ve sınırını aşmasını, dünya ve siyaset işlerine karışmasını yasakladı; bunun da adına laiklik dendi.

Masa başında karar almak, kâğıt üzerinde reform yapmak kolaydı, ama cemiyeti değiştirmek ve yeniden şekillendirmek zor işti. Dinin, fert ve cemiyet olarak insanla ilişkisi elbise-insan ilişkisine benzemiyordu; din vücudun dışında değildi; beyinde, gönülde, davranışta, kültür ve medeniyette idi, bütün bunların içinden dini ayıklamak, çıkarmak, tabiatına ters düşen bir alana hapsetmek mümkün değildi ve zamanla mümkün olmadığı anlaşıldı. Tanzimat ve Meşrutiyet mühendisleri bunu bildikleri için dine daha fazla bir alan ve işlev veriyorlardı. Cumhuriyet projesinde dine uygun görülen alan ve işlev, eşyanın tabiatına ve realiteye ters düştü. Bu projenin hedefi çağdaşlaşmaktı, ortada Batı çağdaşlaşmasından başka bir örnek görülemediği ve öz kültürden hareketle yeni bir model üretilemediği için zorunlu olarak "çağdaşlaşmak Batılılaşmak"tı; kimilerinin samimi inancı, kimilerinin menfaati öyle gerektirdiği için bu hedeften vazgeçilemezdi, ama din de hapsedildiği yerde durmuyor, dışarı taşıyor, engel çıkarıyor, kendini benimseyenlerin hayatında belirleyici bir rol istiyordu.

Siyasi ve ekonomik iktidarların din ile alışverişleri de genellikle menfaatleri ile ayarlı olarak değişiklik göstermiştir. Bu iki iktidarı elinde tutanlar dinin karşısında olarak iktidara gelmişlerse ona karşı tutumlarını korumuşlar, yanında ve sayesinde iktidar (servet ve saltanat) sahibi olanlar da ona dört elle sarılmışlardır.

Bugün Türkiye''nin önüne, M. Reşid Paşa''nın "belki bir gün" dediği fırsat çıkmış, Avrupa ailesi Türkiye''ye kapısını aralamış bulunuyor. Ancak servet ve siyasi iktidarda büyük pay sahibi olanlar, bu kapıdan girilmesi halinde karşılarında iki tehlike görüyorlar: Din ve demokrasi. Onlara göre Batılı ölçülerde din özgürlüğü, İslam dininin zincirlerini kırarak cemiyet hayatını daha fazla etkileme imkanı/tehlikesi getirecektir. Daha fazla demokrasi de siyasi ve ekonomik dengeleri değiştirecek, her iki alanda iktidarın tabana yayılmasına sebep olacaktır. Şu halde dini tamamen tasfiye şimdilik mümkün olmadığına göre -insan haklarını zorlayarak da olsa- onu kontrol altında tutmak, demokrasiyi de kurulmuş menfaat dengelerini bozmayacak şekilde ayarlamak zorunludur. Bu kontrol ve ayar Batılılaşma/çağdaşlaşma ideolojisinden vazgeçme veya onu erteleme mânasına gelse bile bu yapılmalıdır. İdeolojinin samimi müminlerine karşı da çeşitli taktikler uygulanabilir: Bazen, uzun vadede hedefe varmak için başka çare yok denilir, kimi zaman tehditlerden söz edilir, hatta bazen daha da ileri gidilerek gerçek ve samimi çağdaşlaşma taraftarları dâvaya ihanetle ve aymazlıkla suçlanırlar; çünkü bunlar, ehven-i şer gördükleri için Batılılaşma''ya (mesela AB''ye girmeye) razı olan islamcı kesim ile aynı telden çalmaya başlamışlardır.

Hasılı serveti ve derin saltanatı elinde tutanların bunlardan mahrum olmaya veya adil paylaşmaya pek niyetli olmadıkları anlaşılıyor, Batılılaşma da bir efsane olarak kalıyor.