|
Yazarlar

Başka türlü bir akademi mümkün

04:00 . 10/10/2022 Pazartesi

Yasin Aktay

1966’da Siirt’te doğdu. Siirt İHL’yi 1985’te tamamladıktan sonra ODTÜ Sosyoloji Bölümünde 1990’da lisans, 1993’te Political and Intellectual Disputes on the Academisation of Religious Knowledge isimli teziyle Yüksek Lisans; 1997'de de Body, Text, Identity, Islamist Discourse of Authenticity başlıklı tezle doktora derecelerini aldı. 1992-2012 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir. 2010-2014 yılları arasında Ankara’da bulunan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. TÜBA Üyesi de olan Aktay, halen Yeni Şafak Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yasin Aktay
Akademik hayatımızın habitusu hakikate sadakat adına girişilen bir yol değil. Böyle olmadığı için de aynı sadakate sahip insanların dostane bir faaliyetine dönüşemiyor. Birbirini
doğrulama veya yanlışlama
değil, birbirini görmezden gelme veya daha kötüsü diğer akademisyenlere karşı akademi-dışı kulvarlarda sergileyebileceği her türlü rekabet bu hayatı belirliyor.
Oysa dostluğun arttığı oranda akademik hayattaki verimliliğin de arttığını gösteren sayısız örnekler vardır.
Socrates
,
Platon
ve
Aristo
’nun yaş farklarına ve görüş farklarına rağmen ilişkileri olabildiğince dostane olmuştur. Bu
dostanelik
sayesinde birbirlerini okumuş, birbirlerini anlatmış ve belki her biri ayrı ayrı günümüze kadar etkileriyle gelmişlerdir.
Dikkat edilirse dostlukları her birinin diğerinde fena bulmasını, yok olmasını, eriyip gitmesini gerektirmemiştir. Diyalog dolayısıyla mutlaka her birinin düşünce üretiminde ötekinin izi, etkisi vardır.
Ama bu etki ister kabul ederken isterse de eleştirirken ne tamamen lakayt bir kendini kapatma ne de körü körüne bir teslimiyet şeklinde tezahür eder.
İmam Azam Ebu Hanife
’nin iki öğrencisi
İmam Ebu Yusuf
ile
İmam Muhammed
arasındaki ilişki de bu anlamda tipiktir. Onun öğrencileri olmaları her konuda onunla aynı düşünmelerini gerektirmediği gibi itiraz haklarını ellerinden almamış, bununla birlikte onunla sonuna kadar aynı yolda sadakatle refakat etmeye devam etmişlerdir.
Büyük felsefi ekol kurmuş olan bazı filozofların yakın takipçilerine bakalım.
Karl Marx
ve
F. Engels
arasındaki ilişki mesela. Birçok çalışmaya ortak imza atmış, ama birçok yerde de birbirlerini takdim etmişlerdir. Onları bir arada tutan sadece bir siyasi mücadele değil, dostlukları belki de onları sohbet arkadaşı kılmış, beraber düşünmüş beraber yazmış, beraber aynı yerden bakmışlardır.
Martin Heidegger
’in
Nietzsche
’ye karşı duyduğu hisler, onda her ne bulmuşsa kendini yeniden ifade etmek için bir vesile oluşturmuş, bu esnada bir de Heidegger’in Nietzsche’si teşekkül etmiştir.
Gadamer
’in
Heidegge
r’in felsefi sohbetine katılım adabı da kesinlikle kayda değerdir. O kendisinden epeyce etkilendiği Heidegger’i şehirlileştiren kişi olarak anılacaktır felsefe tarihinde. Aynı şekilde
Hannah Arendt
’in öğrencisi olarak başladığı
Heidegger
’le ilişkisinin dostluğa dönüşmesi ve bunun ortaya çıkardığı çığır açıcı düşünceler.
Dostluk Politikası
”nı yazmış olan
Jacques Derrida
’yı en iyi onun bir dostu olan
John D. Caputo
’dan dinlemek daha güzel geliyor. Böylece bir akademisyenin başka bir akademisyene sergilediği dostluğun nasıl yaratıcı ve üretken bir olaya dönüştüğünün örneğini de görmüş oluyorsunuz.
Oysa Caputo’nun kendine özgü bir Derrida okuması vardır. Bu özgül okuma bambaşka bir Derrida resmi çiziyor aslında. Ama böylece Derrida’yı daha bir merak ediyorsunuz.
Üstelik
Caputo
ile
Derrida
bildiğim kadarıyla hiçbir yerde beraber aynı akademik ortamda çalışmış değiller. Onları birbirine sevdirmiş olan sadece düşünceleri, ama bu düşüncelerini birbiriyle diyaloga sokma cesareti göstermeleri, o riski üstlenmeleri.
Bütün bunların üstüne bir de
İbrahim Hakkı
’nın
Siirt
-
Tillolu
hocası
İsmail Fakirullah
’a olan hürmeti, muhabbetine anmadan geçmeyelim. “
Marifetname
”yi yazdıran ilmi birikimin büyük çoğunluğunu İstanbul medreselerinden tahsil etmiştir belki, ama
hakikat aşkının zirvesini Tillo’daki hocasıyla yaşamıştır İbrahim Hakkı.
Muhtemelen İstanbul medreselerinde tahsiline devam ederken yanında veya içinde sevdiği hocasının bakışını hissediyor, sesini duyuyordur.
Nihayetinde bu muhabbeti göstermek için ortaya koyduğu eserleri hocasına atfettiği ışık düzeneğiyle taçlandırmıştır. Ekinoks
günlerinde yılın doğan ilk güneşinin öncelikle hocasının başucunu aydınlatmasını sağlayarak aşk dolu bir armağan sunmuştur hocasına.
Böylece kendi ismini bilim ve irfan tarihine kazıdığı kadar hocasının da ismini yüceltmiştir veya tersi.
Bu isimlerin birbirleriyle ilişkilerine bakıldığında hiçbirinde hocalarına tam bir teslimiyet görülmediği gibi
ötekine karşı sergilenen diyalojik açıklık
akademide dostluğun nasıl bir inkişafa yol açabildiğini çok iyi gösteriyor. Tabii, yapma tarzı ve kalitesine de bağlı olarak, biri diğerinin çalışmalarıyla, düşünceleriyle ilgilenip onlarla konuştuğunda, onları konuştuğunda, onlardan yola çıkıp yeni bir şey söylediğinde küçülmemiş aksine ikisi birden büyümüş, fikirleri itibar görmüştür.
Türk akademi hayatında ne yazık ki hiç rastlanmayan bir ilişki biçimidir bu; kayda değer
ekolleşmelerin oluşmamasının da en önemli sebeplerinden biri. En iyi akademisyen bile akademik hayatta kendisini dostane bir biçimde aşacak bir ilişki geliştiremiyor.
Kimse diğer akademisyen arkadaşının ne çalıştığıyla ne araştırdığıyla ne düşündüğüyle ilgilenmiyor.
O yüzden Türkiye’de yapılan akademik üretimlerde genellikle Türk akademisyenlere dipnot vermemek neredeyse marifet sayılacak durumda. Çalıştığı konularda yapılmış tonlarca çalışma vardır ama bunları görmez de bütün atıflarını yabancı kaynaklara yapar, bunu da marifet sayar.
Türkçe kaynaklara atıf yapmamanın arkasındaki en önemli motivasyonlardan birinin çekemezlik olduğunu söylesek de birinin de umutsuzluk, inançsızlık olduğunu söyleyebiliriz. Kendi akademisyen arkadaşından iyi bir şey sadır olacağına inanmıyor Türk akademisyenler.
Birbirimizi biliriz modunda yürüyor akademisyenler arasındaki ilişkiler, böylece icra edilen akademik faaliyet baştan itibaren inanılmadan, üzerine titrenilmeden, sevilmeden yürütülen bir faaliyet oluyor.
Akademik ilgi konusu sevilse bile bu sevgi başkalarıyla paylaşılmıyor. Oysa sevilen bir konuya, ilgi duyulan bir akademik konuya ödenebilecek en iyi vefa borcu onu sevebilecek başkalarıyla buluşturabilmektir.
Ayrıca iyi bir şey sadır olması için belli bir düşünceye, en basit görünen düşünceye dostane katılarak, tartışarak başlamak gerek. Övmek zorunda değilsiniz atıf yaparken, tartışabilirsiniz de, ama bu bile esirgenir.
Çünkü Türkiye’de akademinin en büyük eksiği muhabbet, samimiyet, dostluk.
Oysa akademinin verimi ancak dostluğun esası olan bu erdemlerin düzeyiyle gelişebilir.
#Socrates
#Ebu Hanife
#Nietzsche
#İbrahim Hakkı
#Akademi
4 ay önce
default-profile-img
Başka türlü bir akademi mümkün
Bunu da aşacağız…
Kasabaya ne oldu?
Bugünden itibaren Türkiye’nin tek gündemi depremdir
Deprem ve uluslararası yardım
Yüzyılın felâketi