Müesses nizam kendisini iki biçimde korur. İlki silahlandırılmış bürokratların doğrudan iktidara el koymasıdır ki, askeri darbeler böyledir. İkincisi ise yargı eliyle olandır. AK Parti'nin kapatılması davası bu müdahale tipine girer
Demokratik yönetime hayat veren temel ilke, kim tarafından idare edileceğine halkın kendisinin karar vermesidir. “İktidar kim olacak?” sorusuna yanıt vermeye yetkili tek makam halktır ve onun dışında bu kararı alma hakkına sahip hiçbir “üstün” kurum ya da kişi yoktur.
Ne var ki Türkiye'de demokrasinin bu olmazsa olmaz ilkesi gerçek ma-nada işlemez. Zira müesses nizam, bu denli önemli kararları halka bırakmaz. Onların tasavvurunda halk bir nevi gayri-mümeyyizdir; kendisi için doğru olanı seçebilecek yetkinlikte değildir. Az biraz serbest bırakıldığında yanlışa sürüklenmesi, kötülüklere saplanması kaçınılmazdır. Bu nedenle bilgisiz ve “menfaatçi” olan bu halka “bir vasıf kazandırılması” için onun daima gözetim altında bulundurulması gerekir. Ona “iyi” ve “doğru”nun ne olduğu öğretilecek ve bunlara riayet etmeleri sağlanacaktır. Eğer olur da –ki sık sık olur– halk kendisine belletilmiş olanların dışına çıkarsa sistemim müdahalesi kaçınılmaz olur.
Bu müdahaleler genelde iki türlüdür. Biri silahlandırılmış bürokratların duruma el koymasıdır. Ordu-halkın makbul bulmadığı tercihlerini geçer-sizleştirmek için- bazen modern (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) ve bazen de post-modern (28 Şubat) yöntemlerle yönetimi alaşağı eder. Her askeri müdahalenin ertesinde hukuk katledilir; toplumsal hafızada onulmaz yaralara sebebiyet veren idamlar yaşanır ama bunları çok fazla dert etmeye de gerek yoktur. Çünkü sistemin sözcüle-rine göre bu katliam ve idamlar, ardından yaşanacak “çok güzel bir cumhuriyet dönemi”nin diyetidir.
Müdahalenin ikinci türü ise yargı eliyle olanıdır. Türkiye'de yargı daha cumhuriyetin kuruluşundan beri devleti muhafaza etmek üzere inşa edildi. Hakları tahkim etmek, insanları devletin şerrinden dolayı gadre uğramalarını önlemek, özgürlükleri savunmak ve herkese karşı tarafsız olmak gibi yargının varlık nedenlerini oluşturan düşünceler, ne yazık ki Türkiye'de yargı kararlarında belirleyici olamadı. Hem dün hem bugün yargı makamlarında oturanların zihniyetlerini belirleyen asıl düşünce “adalet dağıtmak” değildir, aksine devleti korumaktır. “Devleti koruma” söylemi bir örtü işlevi görür, gerçekte koruma altına alınan kendilerini devletin sahipleri olarak konumlandıran ve bu ko-numlandırma sebebiyle de diğerlerine karşı üstünlüğe sahip olanların imtiyazlarıdır.
Bu “koruma” çeşitli şekillerde gerçekleşebilir ki bunların en önemlisi müesses nizamın tasvip etmediği bir siyasi partinin yargı eliyle tasfiye edilmesidir. Türkiye bu konuda zengin bir deneyime sahip, zira bu ülke şimdiye kadar 26 siyasi partinin kapısına kilit vurulduğuna tanıklık etti. Tüm bu kapatmalarda yargı, ihtilafları çözen bir adalet mekanizması olarak değil siyasal alanı yeniden tanzim etmek için siyasi kararlar alan somut bir siyasi aktör gibi davrandı. Ancak demokrasi karşıtı juristokratisilerde (hakimler/yargıçlar yönetiminde) görülecek türden bir davranışla Türk yargısı, düzenin hoşgörmediği bir siyasal gelişme olduğunda kendi politik tercihi doğrultusunda siyaset alanını belirle-meye soyundu ve siyaseti yeniden biçimlendirdi.
AK Parti'ye açılan kapatma davasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bilindiği üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla AK Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Siyasetçiler ve medya men-supları bunu “sürpriz, şok, beklenmedik bir gelişme” olarak nitelendirdiler. Ancak başsavcının bu girişimi o kadar da beklenmedik değildi. Çünkü bundan iki ay önce, yani başörtüsü tartışmasının yoğunlaştığı bir dönemde, başsavcı 17 Ocak 2008'de bir bildiri yayınladı. Başsavcı bu bildiride “Bağımsız ve egemen olan her devlette partiler üstü bir devlet politikası vardır” diyor ve bu devlet politikasına ters düşen eylemlerde bulunan partilerin bunun sonucuna katlanacağını belirtiyordu. Anti-demokratik içeriği ve tehditvari üslubuyla bu bildiri bir kapatma davasının işaret fişeğiydi. Nitekim çok beklemek gerekmedi ve başsavcı harekete geçti.
Kamuoyu iddianamenin tümüne vakıf değil henüz, fakat medyaya yansıyan bilgilere göre başsavcının AK Parti'nin kapatılması istemini dayandırdığı temel hususlar şunlar: AK Parti'li belediyelerin “kırmız sokak” uygulaması, AK Parti Konya Milletvekili ile AK Parti'li Isparta Belediye Başkanı'nın “Amacımız, türbanı kamuda da serbest bırakmaktır” sözleri, başörtüsüne ilişkin anayasa düzenlemesi ve Başbakan'ın bu konuya dair çeşitli tarihlerde sarf ettiği sözler. (“Ulema karar versin”, “başörtüsü velev ki siyasi simge olsun”)
Demokratik bir ülkede bu neviden iddialarla bir siyasi parti hakkında kapatılma davası açılması düşünülemez. Başsavcı son derece zayıf “delil”ler ve zorlama yorumlarla bu davayı açmıştır. Sonucundan bağımsız olarak bu tür iddialarla böyle bir davanın açılabiliyor olması bile son derece vahimidir. Ama madem dava açıldı, o halde şu üç sorunun cevaplandırılması gerekir.
Bu ülkede “Kürtler vardır” dediği için, ülkenin iktisadi düzenini “proleterya sınıfına” dayandırmak istediği için, din işlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bünyesinden çıkarılmasını talep ettiği için kapatılan siyasi partiler yok değildir. Ancak şu anda farklı bir hukuki durum var. Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) çok kolay parti kapatılmasına karar vermesi üzerine TBMM, parti kapatılmasını zorlaştırmak için iki önemli değişiklik yaptı. Biri 2001 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle anayasada “odak” tanımının yapılmasıdır. AYM'nin “odak”ı çok geniş yorumlaması nedeniyle TBMM, odak tanımını bizzat anayasaya koydu ve böylece AYM'nin gelişigüzel bir şekilde yorumlamasının önüne geçti. Buna göre bir partinin Anayasa'nın 8. maddesinde belirtilen anayasaya aykırı fiillerin “odak”ı olabilmesi için;
a) bu nitelikteki fiillerin o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu durumun o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi
b) veya bu fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi gerekir.
AK Parti bağlamında düşünüldüğünde böyle bir durumun varolduğunu söylemenin olanağı yoktur. Tam tersine AK Parti yöneticileri her ortamda “laiklik ilkesine” bağlılıklarını vurgulamış, üyelerinden bazılarının laiklik hassasiyetine ters düşen eylem ve sözlerini ise soruşturmuştur.
Parti kapatmayı zorlaştıran bir husus ise, 2003 yılında Siyasi Partiler Kanunu'nun (SPK) 98. maddesi değiştirilmesiyle, AYM'ye parti kapatma davalarında nitelikli çoğunlukla karar verme şartının getirilmiş olmasıdır. Buna göre bir partinin kapatılabilmesi için AYM'nin 11 asil üyesinden 7'sinin oyu gereklidir. Bu hukuki durum karşısında AYM'de görülecek davanın sonucunda AK Parti'nin kapatılmamasına karar verileceğini düşünüyorum.
Başlıca dört etkiden bahsedilebilinir: Birincisi, Türkiye'de bu kadar sık parti kapatılması ve partilerin kolaylıkla kapatma davalarına konu olması demokrasi ile bağdaşan bir durum değildir. Kapatılan her parti hem demokrasinin kökleşmesini, hem de siyasi geleneklerin yerleşmesini ve siyasi kadroların yetiştirilmesini sekteye uğratıyor. Kapatılma tehdidinin Demokles'in kılıcı gibi siyasi partilerin başlarının üzerinde sallandırılması, kurum ve kurallarıyla demokratik bir yönetim oluşturma çabalarına darbe indiriyor.
İkincisi, daha 7 ay önce yapılmış seçimlerde % 47 oy alarak iktidar olmuş bir partiyi siyasal ha-yattan silmeye dönük bir talep Türkiye demokrasinin ne denli kırılgan olduğunu bir kere daha tescil etti. Demokratik yaşamı bu kadar kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı bir ülke ile uzun vadeli ve kalıcı işler yapmak büyük zorluklar içerir. Dolayısıyla bu davanın Türkiye'nin dışarı ile olan gerek ekonomik ve gerek siyasi ilişkilerine olumsuz etkilerde bulunması kaçınılmazdır.
Üçüncüsü ise, bu sürecin sonunda AK Parti'nin kazançlı çıkacak olmasıdır. AK Parti, aynen 27 Nisan Muhtırası'nın sonrasında olduğu gibi, kapatılma talebinin akabinde de dik bir duruş sergiledi. AK Parti sözcüleri, halkın kendilerine verdiği temsil yetkisine sonuna kadar sahip çıkacaklarını ve iktidar partisi olarak icraatlarına devam edeceklerini söylediler. Bu mağdur edilmiş ama mağruriyetinden de taviz vermeyen tavır AK Parti'nin hanesine artı puan olarak yazılacaktır.
Bir kere her siyasal parti bu davayı kendisine açılmış gibi sorumluluk ve hassasiyet içerisinde hareket etmelidirler. Türkiye'de siyasi partilerin demokratik kültürlerinin bu derece gelişkin olmadığı açıktır. Denilebilir ki, bugüne kadar siyasi partiler bir başkasının kapatılmasını kendileri için bir fırsat olarak gördüklerinden parti kapatılmasına şiddetli bir tepki vermediler ve hatta için için sevindiler. Ama her iki seçmenden birinin oyunu almış bir siyasi parti bile giyotinin altına konmak isteniyorsa, tüm siyasi partiler şapkalarını önlerine koyup düşünmeli ve hiç kimsenin güven altında olmadığının idrakine varmalıdırlar. Bugün başkasına yapılan hukuk ihlallerine ses çıkarmazsanız, yarın sizin haklarını ihlal edildiğinde ses çıkaracak birini bulamazsınız.(AK Parti'ye karşı açılan davaya verilen tepkiler ne yazık ki çok iyi bir görüntü vermiyor. CHP'liler bastıramadıkları bir sevinç hali içerisinde mikrofonlara koşuyorlar. Genel Başkan Yardımcısı Özyürek “Bir iktidar partisinin bu durma düşmesi büyük talihsizlik. Anayasaya aykırı davranmışsa, laikliğe karşıysa elbette kapatılabilir” derken Onur Öymen de “Demokrasilerde parti kapatılabilir. Demokrasilerde parti kapatılmaz diye bir kural yok” diyerek adeta kapatmaya çanak tuttular. MHP ise “Yargıya intikal eden bir konuda yorum yapmayız” deyip tavı koymaktan çekindi. En demokratik tavır ise, bir başka damdan düşenden, DTP'den geldi. DTP'li Demirtaş “% 47 oy almış bir partiyi kapatma girişimi demokrasi tarihine talihsiz bir uygulama olarak geçecektir” diyerek kapatmaya karşı net bir biçimde karşı koydu.)
Ve son olarak anayasa yargısı ve parti kapatma rejimi tekrardan -önyargıların kıskacına girmeden- ele alınmalıdır. Bu meyanda Türkiye'yi kapatılan siyasi partilerin çöplüğü olmaktan çıkarmak ve bu demokrasi ayıbından kurtarmak için parti kapatmaya son verilmesini ciddi manada düşünmek gerekir.
Dr. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi
vahapcoskun@yahoo.com






