Jean Baudrillard yaşıyor!...

Ali Murat Yel
00:009/03/2007, Cuma
G: 9/03/2007, Cuma
Yeni Şafak
Jean Baudrillard yaşıyor!...
Jean Baudrillard yaşıyor!...

Gerçekliğin yitirildiği bu dünyada simulasyon modeller gerçeğin yerini almaya ve bizi bunları sahiden yaşanmış tecrübelermiş gibi algılamaya yöneltmektedir. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki simulasyonlar da yeterli gelmeyip gerçeklik sanrısı ile gündelik hayatımız yeni baştan kurulmuştur.

Ölmek bir şey değil, önemli olan nasıl ortadan kaybolacağını bilmektir” (Cool Memories (1980-1985), New York: Verso, 1990, s. 14) diyen yirminci yüzyılın belki de en önemli düşün adamlarından Jean Baudrillard, iki gün önce ortalıkdan kayboldu ama şimdi de onun gerçekten ölüp ölmediği tartışılabilir. Zira 1991 yılında Libèration gazetesinde yayınlanan yazılarında I. Körfez Savaşı'nın o sırada gerçekte olmadığını iddia etmiş, savaştan sonra da bu iddiasını tekrar ederek savaşın gerçekten olmadığını ispat etmek üzere gazete yazılarını bir kitap haline getirmişti.

Aslında Baudrillard bu söylemiyle savaşın olup-olmadığını değil, savaşın bir mekanda cereyan etmediğini sadece medyada bir simulasyon olarak ya da bir bilgisayar oyunu şeklinde meydana geldiğini söylemek istemişti. Tabii bu açıklamalarından sonra pek çok kişi onu savaşın yol açtığı acılar ve kayıpları kendi güvenli akademik fildişi kulesinden göremeyip olayları çarpıttığını iddia etmişlerdi. Halbuki I. Körfez Savaşı tarihteki diğer savaşlardan televizyonlardan naklen verilmesi sebebiyle oldukça farklıydı. Gerçi televizyonlarının başında gecenin geç saatlerinde savaşı naklen seyredenler sadece gökyüzünü birkaç saniye aydınlatan bomba ışıklarından başka bir şey göremediyseler de bu savaş hakkında akıllarda kalan en canlı karelerden birisi hiç kuşkusuz bir deniz kenarında simsiyah petrole bulandığından yapış yapış olmuş bir kuşun yavaş yavaş ölmek üzere oluşuydu. Baudrillard da bu görüntü üzerine “biz de ekranlarımıza bu kuş gibi yapışmış ve ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir olayı” (La Guerre du Golfe n'a pas eu lieu, Paris: Galilee, 1991, s. 28) seyretmekteydik diyordu.

GERÇEĞİN ÇÖLÜNE HOŞ GELDİNİZ

Aslında Baudrilard'nın bu tür fikirleri, özellikle de sınıf mücadelesinin sanayi ötesi toplumlarda simulasyon ile yer değiştirdiği anlayışı 1970'lerin başından beri akademik çevrelerce bilinmekteydi ve ancak 1999 yılındaki The Matrix filmiyle daha geniş çevrelere ulaşabilmişti. Türkiye'deki sinema izleyicilerinin çoğu da Baudrillard ile ilk defa Matrix filmiyle karşılaşmış olabilirler. Hatırlanacağı gibi, filmin başlarında Keanu Reeves'in canlandırdığı Thomas Anderson ya da Neo karakteri Baudrillard'nın Simulacra and Simulation: The Body, in Theory (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1994) adlı kitabını açar ve oyuk içinden el altından gizlice sattığı bilgisayar programını çıkarır. Kitabın içi “On nihilism” bölümünden oyulmuştur ama aslında bu bölüm kitabın sonunda yer almaktadır ve muhtemelen filmin yönetmenleri bu bölümün yerini daha öne getirerek seyircinin dikkatini bu bölüme çekmeye çalışmış olabilirler. Zaten Matrix üçlemesinin sonu da bir nihilizme gitmektedir. Filmdeki Baudrillard'a yapılan en açık gönderme ise Laurence Fishburne'nun canlandırdığı Morpheus karakterinin bir sahnede Neo'ya, Baudrillard'nın artık klişe haline gelmiş meşhur sözü olan “gerçeğin çölüne hoş geldin” demesidir.

MODERNLİĞİN GERÇEKLİĞİ

Baudrillard'a göre kapitalizmin başdöndürücü bir şekilde ilerlemesiyle gündelik hayatımıza o kadar çok sayıda imaj, farklı ürün ve özellikle de görsel unsur girmiştir ki artık hiç bir şeyin orijinali kalmayıp büsbütün bir simulasyon veya taklitle ile yaşamaya başlandı. Japonların bonsai denilen minyatürleştirilmiş ağaçları bu simulasyonun belki de en güzel örneklerini oluşturmaktadır. Gerçeklik prensibi Baudrillard'nın en temel problemlerinden birisidir ve kapitalizmle birlikte gelen tüketici toplumlarda hakikat fertlerin gündelik hayatlarında duyumsadıkları bir his haline gelmiştir. Bir başka deyişle, insanlık, ya da en azından modern toplum, herhangi bir şeyin gerçekliğinin temsilinden gerçekliğe tekabül etmeyen bir simulasyona doğru ilerlemektedir. Bu süreçte işaret ve onun temsil ettiği gerçeklik arasındaki ilişki giderek muğlaklaşmaya başlamış ve işaret veya imaj ile gerçeklik arasındaki bağlantı da yok olmaya başlamıştır. Mesela, bir imparatorluk haritası bütün detaylarıyla tahakküm edilen toprakların bir temsilidir. Los Angeles'taki Disneyland da gerçeğin ve tarihin çocukça ama çok başarılı bir simulasyonudur ki aslında Los Angeles'in sözde “gerçekliği”nin belirginleşmesini sağlamaktadır. Bazı dinlerde de Tanrı'nın imajları o kadar çok kullanılmaktadır ki inananlar artık gerçek Tanrı'yı bir yana bırakıp bu imajlara tapınmaya başlamışlardır. Gerçekliğin yitirildiği bu dünyada simulasyon modeller gerçeğin yerini almaya ve bizi bunları sahiden yaşanmış tecrübelermiş gibi algılamaya yöneltmektedir. Bu durum o kadar ileri gitmiştir ki simulasyonlar da yeterli gelmeyip orijinali olmayan kopya anlamına gelen simulacrum terimiyle ifade edilen gerçeklik sanrısı ile gündelik hayatımız yeni baştan kurulmuştur. Hatta orijinali olmayan taklitler hayatımızı o kadar işgal etmiş ve gerçek hakikati ortadan kaldırmıştır ki yeniden kurmaca olarak üretilen gündelik hayat bir hyperreality, yani gerçeğin çok daha ötesinde bir gerçeklik halini almıştır.

Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca eğitimi aldıktan sonra öğretmenlik yaparken aynı zamanda “Nesnelerin Sistemi” başlığıyla sosyoloji doktorasını tamamlamıştır. Paris-X Nanterre Üniversitesi'nde asistanlığa başladıktan sonra patlak veren 1968 öğrenci eylemlerinden etkilenmiş ve bu arada medya ile gündelik hayatımızda hiç dikkat etmeden kullandığımız araç-gereçler, ev eşya ve dekorasyonları ve hatta çamaşır deterjanı gibi sıradan ürünler üzerine çalışmalar yapmıştır. Daha sonra ekonomi temelli teorilerden uzaklaşarak modern toplumda gerçeğin kurgulanması sürecini kendisine problem edinmiştir. Simulasyon, simulacrum ve hyperrerality kavramlarıyla dünya çapında üne kavuştuktan sonra da bu konularda aralarında İstanbul Bilgi Üniversitesi de dahil olmak üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinde konferans ve seminerlere katılmış, bu arada da o günlerde meydana gelen I. ve II. Körfez Savaşları, 11 Eylül saldırıları, Francis Fukuyama'nın meşhur “Tarihin Sonu” iddiası gibi güncel olaylar hakkında sosyolojik ve felsefi açıklamalar yapmış, yine bu konular üzerinde pek çok eser üretmiştir.

* Fatih Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi