Nükleer enerji bir zorunluluk mu?

Nurullah Öztürk
00:0016/07/2007, Pazartesi
G: 15/07/2007, Pazar
Yeni Şafak
Nükleer enerji bir zorunluluk mu?
Nükleer enerji bir zorunluluk mu?

Türkiye nükleer enerjiden önce hidroelektrik, jeotermal, rüzgâr, biokütle, deniz kökenli yenilenebilir enerji, hidrojen enerjisi gibi alternatif enerji kaynaklarını değerlendirmeyi öncelik olarak ele almalıdır

Elektrik enerjisi üretiminde nükleer santrallerin ticari amaçla gündeme gelmesi ilk defa 1964 yılında 3. Cenevre Konferansı ile başlamıştır. 1973 yılında petrol krizi nedeni ile nükleer santrallere olağanüstü bir yönelme olmuştur. Bugün 32 ülkede 442 nükleer güç santrali üretim yapmakta ve kurulu olan nükleer güç 330.000 MWE civarındadır. Toplam üretimin yaklaşık yüzde 80'lik kısmı OECD ülkelerinde yapılmaktadır. Mevcutlara ilave olarak 14 ülkede 36 adet santral yapımı devam etmektedir.

Dünyada toplam elektrik enerjisi üretiminden nükleer enerjinin aldığı pay yüzde 18'dir. Nükleer santraller bu üretimi yaparken her yıl 12 bin ton nükleer atık üretiyor. Bu atıkların tam olarak nerede depolanacakları ise tam bir muamma halindedir. Çünkü nükleer atıkların etrafa yaydıkları radyasyonun ölümcül olması ve bir felaketin yaşanmaması için atıkların uzun yıllar büyük bir dikkatle saklanmasının gerekmesidir.

Nükleer santrallerde yakıt olarak radyoaktif elementler kullanılır. Normal olarak 3-5 yıllık bir işletmeden sonra, kullanılmış yakıt çubuklarının reaktörden çıkarılarak santrallerin civarındaki havuzlarda veya göllerde soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubuğu, reaktörlerin normal çalışma sürelerince devam eden nükleer reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkan ve bozunma ömürleri yüzlerce yıl olan binlerce yeni radyoaktif izotop içerir. Oluşan yeni izotopların radyoaktif bozunmalarından ötürü ısı üretmektedir. Bu yakıtlar içindeki en önemli yeni izotop ise yakıt çubuklarındaki Uranyum 238 'den nötron bombardımanı sonunda yaratılan Plütonyum 239'dur. Yüksek seviyeli sıvılaştırılmış radyoaktif atıkların çelik tanklarda çevreden binlerce yıl yalıtılması gerekmektedir. Nükleer santrallerdeki asıl sorun da işte budur.

İNSANA VE ÇEVREYE ETKİLERİ

Nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda kanser vakalarında yüzde 400 artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları görülmüştür. İngiliz hükümeti, Sella Field nükleer santralinde çalışanlara, çocuk yapmamalarını önermiştir. Fransızlar ise reaktörlere 30 km. yakınlıkta oturanların kanser riskinin arttığını tespit etmişlerdir. Çernobil faciasından sonra Karadeniz yöresinde kadınlarda meme, erkeklerde akciğer kanseri ile kan kanserinde artış saptanmıştır. Gelişmiş ülkeler en son teknolojilerine rağmen nükleer kaza ve risklerin üstesinden gelememektedir. Bu nedenle Avrupa'da 1989 yılında 172 olan reaktör sayısı 149'a düşmüştür.

Bütün bu olumsuz durumlar nedeniyle İsveç 2010 yılında nükleer santralleri sökerek yerine rüzgâr enerjisi ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını devreye almayı kararlaştırmış, 1 milyar dolarlık Kuzey Avrupa'nın en büyük rüzgar çiftliği için çalışmalarını hızlandırmıştır. AB'de 5 ülke nükleerden tümüyle vazgeçme kararı aldı. Bu ülkeler; Almanya, İsveç, İspanya, Belçika, İtalya'dır. AB ülkeleri yenilenebilir enerjiyi önemli bir kaynak olarak değerlendirmeye başladı. Bu konunun öncülüğünü Almanya yapmaktadır. Almanya'nın kurulu gücü 18 bin MW. İrlanda'dan sonra Avrupa'da en yüksek potansiyele sahip Türkiye'de ise bu rakam sadece 20 MW.

Türkiye'nin enerji ihtiyacı ekonomisinin gelişmesine paralel olarak her geçen gün artmaktadır. Her konuda olduğu gibi dünyanın en önemli konusunda da, yanlış politikalar, vizyonsuz ve öngörüsüz politikacılar yüzünden, bu konuda da yeterli hazırlığımız yoktur. Türkiye'nin mevcut enerji ihtiyacı yaklaşık 90 milyon ton petrol enerjisine yakındır. Bu ihtiyacın yaklaşık yüzde 40'ı petrolden, yüzde 30'u doğalgazdan, geri kalan kısmı ise kömür ve hidrolik enerjiden karşılanmaktadır.

Halbuki Türkiye enerji üretimi konusunda elindeki mevcut envanter ve sermayeyi harekete geçirmeden, dünyanın terk etmeye hazırlandığı, en son çare olarak devreye aldığı nükleer santrallere heves etmiştir. Nükleer santral konusunda ülkemizde yeterli yetişmiş personel açığı en üst noktadadır. Dolayısıyla eleman ve teknoloji olarak tamamen dışa bağımlıdır.. Bu kadar çok dış bağımlılık mevcutken, riskli ve tehlikeli bir konuda dışa bağımlılığın ne anlama geldiğini düşünmek bile istemiyorum.

TÜRKİYE'NİN NÜKLEER SINAVI

Sinop Çevre Dostları Derneği yayınladığı broşürde şöyle demektedir: “Nükleer santral teknolojisine sahip olan ülkelerin firmaları, kendi ülkeleri ve diğer gelişmiş ülkelerden yeni sipariş alamaz duruma düşmüşlerdir. Bu şekilde devam etmesi durumunda iflas edeceklerdir. Bu nedenle geri kalmış ülkelerde 1 milyar dolara varan rüşvet dağıtmayı bile göze alarak, yerli işbirlikçiler aramaya başlamışlardır.”

Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Okay Çakıroğlu yer seçiminde 43 kritere bakılarak Sinop'a karar verildiğini belirtmektedir. Halbuki yıllardır tamamlanmayı bekleyen, her seçim döneminde tamamlanacağı sözü verilen, seçim bittikten sonra unutulan Boyabat Barajı, tamamlandığında, hem bölge hem de ülke büyük bir enerji kaynağına sahip olacaktır.

Küresel ısınma ile birlikte turizm faaliyetlerinin Karadeniz'e yöneleceği, ancak nükleer endişesi ile Sinop'un bu yatırımlardan alabileceği payın da en asgariye düşeceği bilinen bir gerçektir. Öyle ki, nükleer konusundaki gerçekler ortadayken, taraf olmak ve karşı durmak arasındaki fark siyasi tercihlere göre şekillenir olmuştur.

Özetle Türkiye nükleer enerjiden önce hidroelektrik, jeotermal, rüzgâr, biokütle, deniz kökenli yenilenebilir enerji, hidrojen enerjisi gibi enerji kaynaklarını değerlendirmeyi öncelik olarak ele almalıdır.

* Yeni Şafak Genel Koordinatörü