Türkiye, seçimlere giderken partilerin semboller etrafında yaptığı “açılımları” tartışıyor. Semboller üzerinden siyaset, sahip olduğumuz siyasal kültürümüzden kaynaklanmaktadır.
Türkiye, 29 Mart mahalli idareler seçimlerine yaklaşırken, bir çok partinin semboller etrafında yaptığı “açılımları” tartışıyor. Bunlardan belki en çok tartışılanı CHP'nin çarşaf ve Kur'an kursu açılımları oldu. Türkiye'nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde ve sonrasında yaşadığı siyasi krizin başörtüsü yasakları etrafında geliştiği hatırlanırsa, CHP'nin bu açılımlarının neden çok tartışıldığı da anlaşılabilir.
CHP'nin samimiyeti bir yana bu açılımlar, sembolik bir harbe dayanan dışlayıcı ve ayrımcı bürokratik tahakküm rejiminin sonunu işaret etmektedir. Bu rejimin sonunu getiren ise 1999'da Ecevit koalisyon hükümetiyle başlayıp, 2002'den sonra AK Parti hükümetleriyle devam eden reform sürecidir. Aslında Türkiye, Ali Bayramoğlu'nun isabetle belirttiği gibi “kurucu yıllar ve tartışmalar yaşıyor”. Demokratik bir hukuk rejiminin kurulması, eski rejimin dışlayıcı ve ayrımcılığının yerine semboller üzerinden eşit ve katılımcı bir barış inşası çabasına dayanıyor. Bu çabalar, ister istemez bir takım semboller, sembolleşen kişiler ve nominalizm üzerinden yürütülüyor. Buradaki sembolizm ve nominalizmin tarihi ve kültürel köklerine inmeden siyasi kültür kavramına kısaca bakmak yerinde olacaktır.
Siyasî kültür, siyaset bilimine daha önce hâkim olan anayasa ve kamu hukukundan gelme kurumsal yaklaşımın eksikliklerini giderme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Kurumların ve yapıların sadece varlığına bakarak siyasetin işleyişini anlayabilmek mümkün değildir. Siyasetin işleyişini ve gerçek mahiyetini anlayabilmek için yapı ve kurumların varlık kazandığı toplumsal zemine bakmak gerekmektedir. Siyasetin bu toplumsal zemini aynı zamanda toplumun kültürünü de siyasî tahlile katmaktadır.
Kültür, sosyal bilimlerin en muhataralı alanlarının başında yer almakla beraber kültür değişmeleri sosyal bilimlerin temel dikkat noktasıysa, siyasî kültür değişmeleri de siyaset bilimi için aynı kıymettedir. Siyasî kültür değişmelerinden bahsetmek ise farklı siyasî kültür tiplerine göre anlam kazanabilecektir. Bu şekilde kurum ve yapı değişiklikleri ile yapılmak istenen siyasî değişikliklerin toplumsal zeminde kazandığı derinliğin ölçülebilmesi arzulanmaktadır. Ayrıca siyasî rejime uygun siyasî kültür tipi de tespit edilmektedir. Bu şekilde siyasî kültür, değişme kavramıyla beraber istikrar kavramıyla kullanılan bir boyut kazanmaktadır.
Siyaset biliminde siyasî kültür kavramının kullanılması çok eskilere gitmemektedir. Kavramın önemi ilk olarak 1956'da yazdığı bir makaleyle ortaya koyan bu sahanın kurucu babalarından sayılabilecek Gabriel Almond'dur. Siyasî kültür kavram olarak birçok anlamda kullanılmakla beraber, konunun bu yönüne geçmeden önce siyasî kültür kavramının, kültür kavramıyla ilişkisine değinmek yerinde olacaktır.
Siyasî kültür yaklaşımının temel varsayımlarından biri, toplumun kültürünün farklı unsurlarıyla bir bütün oluşturduğu ve siyasî kültürün de bu bütünün içinde yer aldığıdır. Buna göre, bir siyasî kültür ait olduğu toplumun genel kültür ve tarihi dışında anlaşılamaz. Bu varsayım ise, esasta başka bir varsayıma, bir toplumun bütünü temsil eden bütüncü bir kültürel sistemin varlığına ve toplumu temsil edecek bir yaygınlıkta olduğuna dayanır.
Siyasî kültür kavramı, birçok farklı şekilde tanımlanmaktadır. Mesela, bir ülkenin veya milletin tarihî tecrübe ve gelenekleri siyasî kültür olarak nitelendirilebilmektedir. Kimi yerde devlet veya siyasî kurumların kuruluş ruhları, bir milletin diğerlerinden farklı siyasî üslubu, yerleşik önyargıları, iyi-kötü anlayışları, hoşgörü derecesi, dinî, coğrafî özellikleri, farklı milletlere bakışı, bir millete atfedilen karakter, askerlikle ilişkisi, uyum kabiliyeti, muhafazakârlığı, göçebeliği - yerleşikliği, şehirlileşme oranı, tüccarlığı siyasî kültür olarak tanımlanabilmektedir.
Farklı siyasî kültür tipleri, toplumlarda saf halde bulunmazlar. Başka bir ifadeyle, her toplumda farklı siyasî kültürler mevcuttur. Ağırlık ve bileşkelerine göre biri diğerlerinin önüne geçebilir. Siyasî rejime uygun düşmeyen bir siyasî kültür baskın çıkarsa, siyasî rejimin istikrarlı bir şekilde yaşayabilmesi için siyasî kültürün niteliği fevkalâde önemlidir. Tamamen birbiriyle uyum için bir siyasî rejimle siyasî kültür sözkonusu değilse de, farklılıklar büyüdükçe siyasî rejimin işleyişi tehlikeye düşebilir.
Siyasî kültür yaklaşımı 1990'larda yeniden gündeme gelmiştir. Siyasî kültürün yeniden gündeme gelişi, 1989'da başlayan Sovyetler Birliği'nin ve sosyalist bloğun çözülüşüyle yakından ilişkilidir. Soğuk savaş boyunca devam eden ideolojik kutuplaşmanın ortadan kalkışıyla kültürel ayrımların gündeme geleceğine ilişkin beklenti ve tahminler ortaya çıkmıştır. Bunların en meşhuru siyaset bilimci Samuel P. Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” tezidir. Bu tez ve tartışmalar siyasî kültüre ilişkin ilgiyi canlandırmıştır.
Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyasında ABD - SSCB çatışması demokrasi ile totaliterliğin bir mücadelesi olarak görüldüğünden, totaliter düzeni temsil eden Sovyetler Birliği'nin yıkılmasını takiben ABD'nin temsil ettiği demokrasinin bütün dünyada yayılacağı beklenmiştir. Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” adlı çalışmasında liberal demokrasinin nihaî zaferi kazandığını ve artık tarihin sona erdiğini iddia etmiştir. Fakat bu dönemde ortaya çıkan ırkçı ve dinî milliyetçiliklerin ve bölgesel savaşlar demokrasinin istikrar için tehdit oluşturmuştur. Bu durumda yeniden siyasî kültür araştırmaları önem kazanmıştır. Türkiye'de de “sessiz devrim” olarak da adlandırılan reform sürecinde mevzuatta ve kurumsal yapıda meydana gelen değişikliklere rağmen, demokratik hayatı tehdit eden tehlikelerin mevcudiyeti siyasi kültüre bakmayı icap ettiriyor.
Türkiye siyasi kültürü, toplumun siyasi problemlerini resmi bir filtre içinde toplumsallaştırıyor. Böyle olunca da, yüz yıldır var olan meseleler toplumun karşısına ancak bir sembol, söz veya şiddet hareketiyle gelince, toplumsallaşmasını ve siyasallaşmasını bu resmi filtreden edinen kesimler sorunla yüzleşmek, sebep-sonuç ilişkisi aramak, tartışmak, dinlemek ve çözüm aramak yerine resmi ezberi yüksek sesle söylemek ve farklı olanları da susturmak üzere bir vatan elden gidiyor cephesi yaratıyorlar.
Bu cephenin yaratılmasında, resmî siyasi kültürün yanında bu kültürün tuşlarına basan belli odakların rol sahibi olduğu Türkiye siyasi tarihine vakıf olanların bedahat derecesinde sahip oldukları bir bilgidir. Bu bilgi bize bu tarihle yüzleşmedikçe sivil yani, hem resmi olmayan hem de medeni olan bir siyasi kültür ve üslup inşa etme imkanını vermiyor. Böylece “kamusal alanlar” bir anda laikçi ve şoven milliyetçi sembol, söylem ve figürlerin eline geçiyor. İşte bu resmi siyasi kültürün tuşlarına basabilmek için kanlı olayları tertipleyen veya zaten bu kültürü içselleştiren muhalif örgütlerin döktüğü kanı vesile sayan odaklar, böylece bir kriz yaratarak bürokrasinin tahakkümünü devam ettirmek istiyorlar. Bu durum bürokratların muhalifi olma iddiasındaki muhalif şiddet örgütlerine de, üzerlerinde yükseldikleri sorunların üzerinde tek söz sahibi konum elde etmelerini sağlayacak bir "savaş" iklimi yaratıyor. Böylece siyaset, ikna etme eksenine değil zor kullanma eksenine kayarak kayboluyor. Siyasetin ortadan kalkması ise, Teneke Trampet eşliğinde sıradan faşizmi sokağa, ekrana, hasılı her yere taşıyor.
Türkiye'nin resmî kültürünü içselleştiren ve konumunu kaybetmekten korkan orta sınıfların reaksiyonu bu ana mecrayı teşkil ediyor. 22 temmuz 2007 seçimleri öncesi ve sonrasında gerçekleşen “terör karşıtı” gösterileri bu orta sınıfa eklemlenmeye hazır milliyetçi lümpenliği de motive etmeyi başarabilmiştir. Keza Ergenekon davası konusunda ortaya çıkan beyaz Türk körlüğü de bu vadide değerlendirmek yerinde olacaktır. Ancak bu kargaşa içinde dahi, türbanlılara laf etme telaşındaki kalemşörlere bakınca bu ittifakın her an kırılmaya hazır olduğu da anlaşılmaktadır.
Bir de Cumhuriyet mitingleri ve terör karşıtı sokak gösterilerinin aldığı renkten endişelenen toplumun geniş kesimini hesaba katmak lazım. Bu mitingler ve gösteriler, sanılanın aksine milliyetçiliğin yükselmesine veya toplumda yaygınlaşmasına değil, milliyetçilikten duyulan korkuyu arttırmaya hizmet etmektedir. Hrant Dink'in katlinden itibaren bu korku ve endişeyi taşıyan toplumun büyük kesimi, 2007'deki şiddetli ajitasyonlara rağmen sıradan faşizme teslim olmuş değildir. Esasen birleşemeyen bu faşizan dalga, en çok bu mitinglerle ilişkisini ayarlayamayan siyasi partilere zarar vermiştir. Kısa süreli başarılar, bu koalisyonları dağıtacak fay kırıklıklarını derinleştirmiştir.
AK Parti'nin evvela 22 Temmuz'da bilahare 21 Ekim referandumunda seçmenin ezici çoğunluğunda desteklenmesi bu bakımdan kayda değerdir. AK Parti liderliğinin zaman zaman bu faşizan dalganın ardındaki devletlu kesimle “pazarlık” havası yaratan geri adımlarına rağmen, bunun teskin etmenin ötesine geçmeyen bir taviz olduğu söylenebilir. Buna rağmen AK Parti liderliğinin onu taşıyan toplumsal dinamiklere nispeten devletlu kesimle daha yakın bir ilişki kurmaya yatkın olduğu iddia edilebiliyor. İşte 22 Temmuz seçimleri sonrasında bu genel tabloyu değiştirecek hamleler başarısız sivil anayasa teşebbüsünden sonra, sembolik jestler üzerinden gelişmeye başladı.






