Ah, bizim şu geleneksel aşağılık kompleksimiz!
Anadolulu Müslüman bir 'Türk'ten asla 'süper kahraman' olmaz; olsa olsa 'gerçek bir süper kahramanın yeteneksiz, sakar, el attığı her işi yüzüne gözüne bulaştıran zavallı bir replikası' çıkar... Bu hastalıklı ön kabûlü beynimize tam olarak kim, ne zaman ve nerede kazıdı gerçekten bilemiyorum, Fakat bildiğim bir şey varsa, o da son kertede 'cesaret'ten ibaret olan pek gözde bir sinemasal türde, bundan 40-50 yıl önce Natuk Baytan'lar, Süreyya Duru'lar, Yılmaz Atadeniz'ler, Çetin İnanç'lar, Kunt Tulgar'lar ile temsil edilen Türk fantazi-aksiyon-serüven sinemasında kendi insanımıza güvenip değer verme, ona kahramanca bir misyon yükleme noktasındaki duruşumuzun bugünkünden çok daha asil olduğudur. Öyle ki, kimilerinin 'döküntülüğü' noktasında hemfikir olduğu “Dünyayı Kurtaran Adam'da bile!
alimuratg@yahoo.com
SÜPERTÜRK
Yapım Yılı ve Ülkesi:
2012, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi:
Fantastik kahraman odaklı komedi, 98 dakika
Gösterim Formatı:
35 mm standart sinema filmi
Perdedeki Resim Oranı:
1.85:1
Türkiye'de Gösterime Sunulan Kopya Sayısı:
206
Seslendirme Dili:
Türkçe
Yönetmen:
Tamer Karadağlı
Yapımcı:
İzlen Erdem
Uygulayıcı Yapımcı:
İbrahim Mürtezaoğlu
Senarist:
İzlen Erdem
Görüntü Yönetmeni:
Ali Özel
Müzik Kompozitörü:
Aydın Sarman
Şarkılar:
Jilet
Kurgucu:
S. Ümit Demir
Sanat Yönetmeni:
Esra Çetinkanat
Kostüm Tasarımcıları:
Umay Gelgör, Şenay Omuryüz
Oyuncuları:
Tamer Karadağlı (Ekber), Arzu Balkan (Zeynep), Buket Dereoğlu (Alev), Murat Serezli (Uğur), Cem Emüler (Semih), Necmi Yapıcı (Cengiz), Suna Keskin (Saniye), Atilla Ercan (Abdullah)
Yapımcı Şirket:
İz Prodüksiyon
Dağıtıcı Şirket:
Medyavizyon Filmcilik
İçerik Uyarıları:
Her yaş grubundan izleyici kitlesi için uygundur.
Ailece izlenebilir mi?
/ EVET
Filmin Yeni Şafak-Sinema Puanı:
(4 yıldız üzerinden)
* * 1/2
::::::::::::::::::::::::::::::::::::
FİLMİN KONUSU:
1960
'lı yılların sonlarında, dünyadan çok uzaklardaki bir gezegende kurulu bulunan üstün uygarlık düzeni yok olmak üzeredir. Irklarının geleceğini bir şekilde güvence altına almak isteyen gezegenin yöneticileri, bu amaçla iki bebeği ayrı ayrı özel kapsüllerin içinde dünyaya gönderirler. Kapsüllerden biri
ABD
topraklarına düşecek ve içindeki bebek de büyüyüp bildiğimiz Amerikalı
“Süpermen”
olacaktır. Diğeri ise
Türkiye
'nin
Küçükköy
'ündeki ezik köylü
Ekber
...
::::::::::::::::::::::::::::::::::::
Türk sinema ve televizyonculuğunda beğeniyle takip ettiğim aktörler arasında yer alan
Tamer Karadağlı
'nın ilk sinema filmi yönetmenliği denemesini kafanıza herhangi bir soru işareti çengeli takmaksızın, salt o kafadaki günlük sorunları kolay yoldan boşaltmak amacıyla, elinize bir de en büyük boyundan patlamış mısır kutusu alarak izlemeye girdiğinizde,
“SüperTürk”
bu yöndeki yüzeysel beklentilerinizi ziyadesiyle karşılıyor. Oldukça özenli, hattâ kimi zaman da Türk sinema endüstrisinin teknik standartları dikkate alındığında
“şaşırtıcı”
sayılabilecek özel efektler
(ki bunları
Digiflame
şirketinin teknisyenleri yapmış, kendilerini kutluyorum)
eşliğinde ilerleyen film,
Karadağlı
'nın yanı sıra yıllar yılı komedi dizilerinde izleyip sevdiğimiz bir sürü sempatik yan simânın da katkılarıyla bol bol güldürüp eğlendiriyor. Dahası, yakın geçmişte
“Kız Kardeşim / Mommo”
ve
“Hür Adam”
gibi filmlerde bu yapımların estetik değerini ikiye katlayan bir görüntü yönetimi başarısı ortaya koymuş değerli dostum
Ali Özel
'in resmen
“cillop”
gibi dijital resimleri de işin kaymağını oluşturmakta…
Evet, doğrusunu söylemek gerekirse, oldukça zayıf kalan ön tanıtımı ve biraz da
“kitsch”
sayılabilecek görsel tasarımları
(piyasaya yayılan ilk set fotoğrafları, posterleri, lobi kartları, hakkındaki söylentiler v.b.)
nedeniyle perdede gördüğümden çok daha
“döküntü”
bir gösteri, hani neredeyse
2008
yılının en büyük sinemasal faciası olarak hatırlanan
“Nekrüt”
(Ayranı çok sevdikleri için Türkiye'ye gelen uzaylıların hikâyesi!)
gibi bir şeyler bekliyordum. Fakat,
“SüperTürk”
yüksek teknik ve estetik standartları itibarıyla bu önyargılı bakışımı büyük ölçüde boşa çıkardı. Başta
(üstlendiği
Ekber
ana karakteri için perdede biraz fazla kentli dursa da)
Tamer Karadağlı
olmak üzere, böylesine sulu sepken bir hikâye için ziyadesiyle yetip artan oyunculuklar,
“kahramanımızın otomobil çarpmasına üstün mukavemet sergilemesi”
gibi sağlam özel efekt gösterileri ve sesleri salonda döndürüp duran titiz bir
5+1 Dolby Digital
ses kaydının de eşliğinde iki saate yakın bir süre boyunca
“Ha ha ha, bizden de olsa olsa ancak bu kadar süper kahraman olur”
diyerek güldük, eğlendik. İzlediğimiz eğlence,
“zarf”
ına ilişkin bütün o parlak özellikleriyle bize salona girerken kendisi için ödediğimiz
15 TL
'nin karşılığını verdi mi, verdi!
Öte yandan, böylesi
“komik”
yapımların
“patolojik tarafı”
da işte tam olarak yine aynı noktadan pörtlüyor.
Bizleri milletçe akıl almaz bir özgüven yoksunluğuna sevk eden bu sakat bakış açısı için tam bir doğuş tarihi tespit edebilmek üzere nicedir kendi kendime düşünüyorum, taşınıyorum. Nihayetinde elimdeki veriler beni
1970
'li yılların ortalarına, o döneme damgasını vurmuş anarşi, terör, gitgide keskinleşen sınıfsal ayrımlar ve yıpratıcı bir ekonomik krizin tam orta yerine götürüyor.
Aydemir Akbaş
'ın
“Astronot Fehmi”
si gibi ilk anda fikren masum görünen bazı
B tipi komedi filmleriyle
ortaya çıkmıştı bu
“Bizden hiç bir halt olmaz”
akımı… Rastlantısal olarak astronotluğa seçilen ve gittiği gezegendeki balık etli uzaylı kadınlara bir kazan dolusu kuru fasulye pişirtip, bunu yedikten sonra bol bol yellenen toplumun en dip sınıfına mensup bir Türk'ün fantastik serüvenlerinden başladık, en sonunda aynı otobanda
“Gora”
ve
“Arog”
a kadar ulaştık. Dikkat ediniz, iki dönemin anlatıları arasındaki teknolojik farklar uçurum düzeyinde olsa bile, bu kategorideki filmlerin aslında hepsi ortak bir hikâye anlatıyor. Ki o da
"Türk'ün insanî vasıflar açısından kalite ve kalibre düşüklüğü”
…
Ha,
Anadolu
topraklarından, elini attığı hemen her işte başarısız olan, grotesk düzeyde sakar ve bu sakarlığıyla da komikleşen herhangi bir figür çıkamaz mı? Çıkar elbette, hattâ ezberciliğe dayalı berbat bir eğitim sistemi ve üstüne de ailelerin evde çocuklarına sunduğu yanlış müfredat programı dikkate alınınca, ahlâk ve maharet yoksunu bu tür tiplerin toplumumuzda ihtiyaçtan fazla bulunduğu bile söylenebilir. Hatırlasanıza, rahmetli
Kemâl Sunal
'ın üç düzineyi aşkın filminde tekrar tekrar canlandırdığı o şablon tip nasıl biriydi?
Ancak, hiç unutulmaması gereken bir diğer husus daha var ki
Sunal
'ın bütün o komedilerde üstün bir başarıyla beyazperdeye yansıttığı
"Şaban"
lar, bir noktadan sonra işine öyle geldiği için bilerek
"salağa yatan"
, gerçekte son derece uyanık ve insanı suya götürüp susuz getirecek türden fırlama tiplerdi. Başka bir deyişle, o şablon karakterin özünde herhangi bir
zekâ
ya da
yetenek
sorunu bulunmuyordu; yalnızca içinde bulunduğu kaypakça koşullar öyle gerektirdiği için dar alanda sınırlı danslara girmekteydi.
Millet olarak binlerce yıllık genetik yapımıza ulusal sinemamızın yakın geçmişindeki bakış açısı böyleyken, günümüzde ise
“bilim-kurgu”
ve
“fantazi”
gibi afili sinemasal türler ile
“Türk”
sözcüğü yan yana gelince, senaristlerimizin muhayyilesi artık hemen hemen yalnızca
“soytarılığın kitabını yazmış zavallı figürler”
türetebiliyor. Bir adamın adı
“Flash Gordon”, “Clark Kent”, “John Rambo”, “Buck Rogers”
ya da
“Luke Skywalker”
olunca onun her şeyi başarmaya muktedir insanüstü bir varlık olduğuna inanmak; fakat aynı insan evladını alıp da
“Ahmet”, “Hasan”, “Arif”
ya da
“Ekber”
yaptığınızda ise onun fantastik bir gösteride ancak gerçeğin cıvık bir parodisi üzerinden var olabileceğine dair yaygın bir ön kabul geliştirmek,
Hollywood
'un üçüncü dünya halklarının beynine yüz yıldan beri nakşettiği ırkçı mesajlarla çok yakından ilişkili bir durum hiç kuşkusuz… Ancak, Batı sinema endüstrisi böylesine hastalıklı bir bakışın ortamını oluşturdu diye yerel sinemaların, sinemacıların da o bakışı iyiden iyiye pekiştirecek, onu adetâ kemikleştirip bir tür
“sinemasal kanun”
a dönüştürecek grotesk işlere imza atmasının mantığı nedir, onu pek anlayamıyorum. Sözünü ettiğim hastalık o kadar ileri boyutlarda ki İtalyan
“spaghetti western”
lerinin kurucu yönetmeni
Sergio Leone
,
1960
'ların ortalarında
(tıpkı yönetmenin kendisi gibi)
tek kelime
İngilizce
bilmeyen bir sürü
Avrupalı
ve hattâ
Asyalı
oyuncuyu toplayıp, çekim maliyetleri daha düşük oluyor diye
İspanya
kırsalında Amerikan tarihini anlatan kovboy filmleri yapmaya kalkıştığında bu durum bize pek olağan geldi. Ancak sonradan birkaç Türk yönetmeni
“Anadolu westerni”
denediğinde ise ortaya konulan örnekler kendilerine sinema tarihimizde ancak
“Türk sinemasının en absürd filmleri”
kategorisinde yer bulabildiler. Halbuki,
Leone
'nin de kanıtladığı üzere, western türünün beslendiği ana damar, nihayetinde
“olayların geçtiği ülkenin milliyeti”
değildir; gelmiş geçmiş bütün büyük western örneklerini
“iyi ve kötü”, “suç ve ceza”, “zâlim ile mazlum”
arasındaki gerilimli ilişkilerin yarattığı o zengin dramatik yapı değerli kılar.
Bu anlamda,
1960
'ların başlarından itibaren, ellerindeki inanılmaz kıt imkânlara rağmen, Türk insanına ve özellikle de gençlerine
“Biz gerçekten istersek, bizden de pekâlâ üstün kahramanlar çıkar”
mesajıyla bezenmiş
serüven, aksiyon, fantazi
ve
bilim-kurgu
kordelaları armağan eden, bugün her biri
“kült sinemacı”
mertebesindeki
Yılmaz Atadeniz, Çetin İnanç, Mehmet Arslan, Muharrem Gürses, Suat Yalaz, Natuk Baytan, Kunt Tulgar, Melih Gülgen
gibi yönetmenlerin ortaya koydukları, kimileri tarafından bolca makaraya alınan süper kahraman filmlerinin, hattâ anılan türde bir zirve nokta olarak
“Dünyayı Kurtaran Adam”
ın, günümüzün milyonlarca dolarlık
“Gora”
sı,
“Arog”
u,
“Sen Kimsin?”
i,
“Yahşi Batı”
sı ya da
“SüperTürk”
ünden çok daha yüksek bir özgüven duygusu içerdiğini düşünüyorum. Adlarını her zaman sevgi ve saygıyla andığım bütün o yönetmenlerimiz
“İngiliz Kemâl”
in de en az
“James Bond”
kadar yakışıklı ve yetenekli,
“Battal Gâzi”
nin de en az
“William Wallace”
kadar yurtsever,
“Komiser Cemil”
in de en az
“Kirli Harry”
kadar mesleğinde iddialı, cesur ve namuslu,
“Dünyayı Kurtaran Adam Murat”
ın da en az
“Jedi savaşçısı Luke Skywalker”
kadar mistik yeteneklerle donanmış olabileceğine samimiyetle inanan naif bir kuşağı temsil etmekteydiler. O yüzdendir ki
Tulgar
'ın
1979
tarihli
“Süpermen Dönüyor”
unda olduğu gibi,
“Barbie bebek”
ten yapılma plastik
“Türk Süpermeni”
nin pelerinini, yaşadıkları akıllara zarar teknik imkânsızlıklara hiç takılmadan saç kurutma makinesiyle dalgalandırmak gibi gönülden çözümlere imza attılar. Sahi, çok kolay mıydı sanıyorsunuz,
1982
gibi, üzerimizden
12 Eylül
askerî cuntasının tank paletlerinin geçtiği,
Ajda Pekkan
'ın
“Petrol”
adlı şarkısıyla
Eurovision
'da birinci olamaması yüzünden kendisini kahredip yurt dışına kaçtığı, bizim de aynı hezimet yüzünden milletçe
Edirne
'den
Ardahan
'a dek karalar bağladığımız,
bütün dünyanın kendisinden nefret ettiği yeteneksiz bir zavallılar topluluğu
olduğumuza adamakıllı inandırıldığımız; velhasıl politik, ekonomik, bilimsel ve kültürel-sanatsal açıdan dibe vurduğumuz bir dönemde, adları
“Murat”
(Cüneyt Arkın)
ve
“Ali”
(Aytekin Akkaya)
olan iki süper kahramanın odak noktasında yer aldığı fantastik bir uzay filmi
(“Dünyayı Kurtaran Adam”)
çekmek? Onu üreten zihniyet, cebi cepkeni tam takır kuru bakır olmasına rağmen, hiç kuşkusuz ki
“Gora”
yı çeken zihniyetten çok daha cesurdu; aynı zamanda çok daha katıksız bir özgüven ve vizyona sahipti.
Kafanızı film izlerken benim gibi bu ağır ve karmaşık sosyolojik meselelere yormazsanız,
“SüperTürk”
vasatın üzerine çıkabilmeyi başaran eğlenceli bir temâşâ… Yok eğer daha derin sulara dalmaya kalkışırsanız, o durumda göğüs kafesinize sinsi bir sancı veriyor, en sonunda da vurgun yiyorsunuz.
* * *
YENİ ŞAFAK SİNEMA SAYFASI / YILDIZ PUANLAMA TABLOSU
* * * *
(4 Yıldız)
Sinemanın sanat kimliğini pekiştiren gerçek bir başyapıt… Kaçırmanız gerçekten de yazık olur.
* * * 1/2
(3,5 Yıldız)
Oldukça başarılı bir film. Şartlarınızı zorlamak pahasına mutlaka görmelisiniz.
(3 Yıldız)
Çoğu bölümüyle sanatsal bir derinlik ve lezzet yakalayabilen, kayıtsız kalınmayacak bir film. Ömrünüzden bir kaç saati vermeye değer…
* * 1/2
(2,5 Yıldız)
Bazı bölümlerinde iyi bir filmin kalite standartlarına erişmeyi başarabiliyor; fakat bir bütün olarak bakıldığında ise sorunlu ve tam olmamış.
* *
(2 Yıldız)
Hiç bir sanatsal değeri ve akılda kalıcılığı yok. Yalnızca zaman öldürmek için tüketilebilir. Ki zamanınıza önem verdiğimiz için bunu da pek önermiyoruz.
* 1/2
(1,5 Yıldız)
Kötü bir film ve neden çekildiğini anlamak zor… Görmemeniz yararınıza olacaktır.
*
(1 Yıldız)
Sinema sanatı adına utanç verici bir gösteri… Arkanıza bakmadan kaçın, sevdiklerinizi de uzak tutun!













