Yazar Fatma Barbarosoğlu, haset kültürü arttığı için huzursuz olduğumuzu söylüyor. AVM'lerin başkasının imkanlarını, sahip olmayanlara sergileyerek haset kültürünü arttırdığını anlatan Barbarosoğlu kültürün bile AVM çatısı altına girdiğini, artık cami değil AVM gezildiğini ifade ediyor.
Yazar Fatma Karabıyık Barbarosoğlu 2005'te yayınlanan öykü kitabı İki Kişilik Rüyalar'dan sonra yeniden bir öykü kitabı ile okurlarıyla buluştu; Rüzgar Avı. Yakın dönemde yaşadıklarımızı kadınların sesinden ilerleyen hikayelerle anlatan Barbarosoğlu, para ve iktidarla sınanan muhafazakar kesimin yaşadığı kabuğuna sığamama, duruş sıkıntısını dile getiriyor. 'Yaşanan /yaşanmakta olan şeyi resmederek durumun idrak edilmesini sağlamaya çalışıyorum' diyen Barbarosoğlu, muhafazakâr kesimin aynaya bakamadığını, yüz yüze görüştüğü kişiyi de fark edemediğini söylüyor ve ekliyor 'Çünkü miyarını kaybetmiş bir zamanın yaralı kalpleriyiz. Muhafazakâr kesim iktidar oluyor ama merkeze oturamıyor. Nereye bakacağına ya da bakmayacağına merkezdekilerin başını çevirmiş olduğu yöne göre karar veriyor'. Fatma Barbarosoğlu ile başladığınızda sizi içine çekip alıveren öykülerini ve öykülerini söyleten halleri konuştuk.
Kadınları kadınlar anlatsın, erkekleri erkekler anlatsın diyen bir yazar değilim. İlk romanım Hiçbiryer'in bütün kahramanları erkekti. Şahin'in uzaktaki nişanlısı Müjgan hariç. Erkeklerin hikayesi neden yok sorusunun izleğinde yazmıştım o romanı. Rüzgar Avı'nda öyküler kadınların sesinden ilerliyor. Çünkü yakın tarih en çok kadınlar üzerinden haberleşti. Yazıldı demiyorum dikkat ederseniz. Haberleşti. Lüks otomobilin üzerindeki manken kadın imajı haberin diline yerleşti. Kitapta her kesimden kadın var. Ama birinci bölümdeki 'tüketen özne'ler akıllarda daha çok kaldığı için bunun yakın tarih ile ne alakası var diyenler oluyor.
Yakın tarih dediğimiz dönem henüz içinde yaşamaya devam ettiğimiz dönemdir. Özallı yıllardan itibaren yakın geçmişin keskin virajı tüketim toplumuna güle oynaya girmemizdir.
Etiket bölümünde insanlar kabuğuna sığmakta, kabuğunun içinde yaşamakta zorlanıyor. Ağır bir kabuk baskısı var. Muhtevası olmayan bir kabuk. Eş durumundan payelenmek var etiket bölümünde. Etiketini gösterme durumu. Hesap bölümündeki öykülerde ölçme biçimi durumu söz konusu. Dışa dışa bağıran değil de dış dünyanın baskısıyla, bireyin bu baskıya direnişi ya da bu baskıyı onaylayışı var. Muhasebe bölümü tek bir öyküden oluşuyor: Gitmiyorgibigittim.blogspot.com. Hakkari'de hal dilini bulmaya çalışan bir psikiyatristin öyküsü.
Fotoğraflar öykünün anlattığının tam tersini imliyor. Yoğun Gündem'de 8 Mart'ı kendince resim vermek için kullananları anlatıyor. Onca program içinde kadınların hakiki dertlerini konu edinen tek bir program yok. Oysa fotoğraf bir de böyle kadınlar var diyor. Ya da Dengeli Beslenme öyküsünde kimseleri beğenmeyen, kendini 'olmaların kraliçesi' ilan etmiş tipe karşılık bir tepsiye uzanmış elleri görüyoruz. Anlatılan ile gösterilen iki ucu birleştiriyor bir nevi. Diğer taraftan fotoğrafların şöyle bir fonksiyonu var. Öykülerin çoğu bir kaç alt başlıktan oluştuğu için okuyucu iki öyküyü birbirine karıştırmasın diye iki öykü arasında fotoğraf molası verdik. Fotoğraf sanatçısı Selçuk Sümer Özel'e teşekkür borçluyum.
Sizin yorumunuz oynamak şeklinde olabilir. Saygı duyarım. Ama ben fark edilmeyi bekliyor demeyi tercih ederim. Çünkü muhafazakâr kesim aynaya bakamıyor, ru be ru görüştüğü kişiyi de fark edemiyor. Neden fark edemiyor? Miyarını kaybetmiş bir zamanın yaralı kalpleriyiz. Muhafazakâr kesim iktidar oluyor ama merkeze oturamıyor. Nereye bakacağına ya da bakmayacağına merkezdekilerin başını çevirmiş olduğu yöne göre karar veriyor. Dikkat edin merkez medyanın önem verdiği, merkez medyanın söyleşi yaptığı kişileri bu taraf daha iyi görmeye başlar.
Mutsuz değil huzursuz diyelim. Huzursuz çünkü haset kültürü dallanıp budaklanıyor. 300. AVM'yi açmak için bunca iştahlı olunan bir ülkede haset kültürü gelişmeyip de ne gelişecek! Son yirmi yılda iftar sofralarını bile haset kültürünü geliştirmek üzere kurmuyor muyuz? İstanbul'a gelenler eskiden tarihi camilere götürülürdü. Şimdi AVM'lere götürülüyor. Parası olan var, olmayan var. Parası olanların her birinin fiziği manken ölçülerinde olmadığına göre almak da yetmiyor. 'Taşımak' bir sorun haline geliyor. 'Layıkıyla taşımak.'
300 AVM projesine eşlik eden kültür projeleri var mı? Kültür bile AVM'nin çatısı altında. Koca koca profesörler iki kitap daha satmak için AVM'lerde kitap imzalıyor. Her mahallenin AVM'si var. Ama her ilçenin gençlik merkezi var mı mesela? Yaz kış açık olan gençlik merkezleri var mı? AVM'de gezersin hasetten ölürsün durumu var. Haset nedir? 'Başkasının sahip olduğu imkânlara duyulan hınçtır haset.' Başkasının imkânını nerede görüyoruz. En çok AVM'de görüyoruz. En çok trafikte görüyoruz. Süper lüks arabaların direksiyonuna tüneyenler, trafik kurallarını ihlal etmeyi şeref zannediyor.
Yekpare bir muhafazakar kesim yok. Toplumsal sorunlar analiz edilirken tek bir sebebe bağlayamayız. Ama bu söyleşi için AVM üzerinden analiz yapmayı tercih ediyorum. Yanlışın inşa edildiği, yanlışın tüketime sokulduğu bir mekan olarak her gün bir yenisi eklenen ve siyasiler tarafından açılan AVM'ler üzerinden okumayı tercih ediyorum. Birinci bölümün adının etiket olması AVM coşkusuyla alakalı.
Olanı resmediyorum. Neden resmediyorum? Bazen içinde yaşadığımız durumları fark etmeyiz. Fark etmeyiz ama bir şey bizi rahatsız eder ve o rahatsızlık sırtımızdaki yük gibi bizi yorar. Yaşanan /yaşanmakta olan şeyi resmederek durumun idrak edilmesini sağlamaya çalışıyorum. Evet, akşam yemeğinde kına gecesi kıyafeti giyiliyor. Daha acısı kıyafet alınıyor o kıyafeti giymek için vesileler icad ediliyor. Pilav günü, bahara merhaba, kışa coşku, anne partisi… Falan filan.
Eskiden bebek mevlidi olurdu. Ekran hocalarının mevlidin dinimizde yeri yoktur konuşmaları çok etkili oldu. Şimdi bebek partileri yapılıyor. Rüzgâr Avı'nı okuyanlar şaşırıyor. Bazıları tam da bu diyor. Bazıları 'Bu insanlar nerede yaşıyor ki kimselere benzetemedim' diyor. Ahh. Ahhh. Bebek karşılama partisini koymadım. İçim elvermedi. Osmanlı'nın son dönemine çok benzetiyorum kabuk coşkusunu, israf kültürünü.
Evet, tam da bu. Yaşadığımız zamanın sıkıntısı duruş bozukluğu. Hem biyolojik hem psikolojik.
Herkes köşe yazarı olmak istiyor. Dün manken ve futbolcu olmak isterdi gençler. En kolay meslek olarak görürlerdi. Şimdi en çok köşe yazarı olmak istiyorlar. Çünkü belli ki mankenlikten bile daha kolay görünüyor. 'Ne var ki ben de yazarım' diyor. Haksız mı? E kendi okuduğu yazarlara bakınca çok kolay birşey. Yedim, içim, oturdum, kalktım, balkona çıktım. Falan Bey ile telefon ile konuştum. Filan hanım ile yemek yedik. Bakan bana bunu dedi, bakmayan da şunu dedi… Daha uzatmamı ister misiniz? Uzattıkça mevzu sitkom bir diziye dönüşme riski taşıyor çünkü. O dedi, ben dedim. Eee dedikodu gibi görünmüyor mu bu durumda köşe yazarlığı. 'Ben dedikodunun alasını yaparım ki bu bizim milli sporumuz' diye düşünüyor ahali. Doktor olmak için, avukat olmak için diplomaya ihtiyacın var. Köşe yazarı olmak için diploma sormuyorlar. Hatta 'Ne kadar hafifsin, o kadar latifsin' anlayışı yerleşti.
Buna biraz da kadınlar çanak tutuyor diye düşünüyorum. Başka kadını takdir etmek zor geldiği için her şeyin en iyisini ben yaparım sloganı ile yaşıyorlar. İyi yaptığını iyi yapmaya, daha iyi yapmaya çalış. Mükemmellik senin göbek adın değil. İyi bir kul olmaya çalış. İyi bir kul olmayı birincil meselemiz yaptığımızda kimseyle yarışmaya gerek yok. Erkekler kadınları birbiriyle yarıştıra yarıştıra bütün mesuliyetlerini terk etti, maç seyrediyor. Çocuklar bile annelerini yarıştırıyor. 'Sen dünyanın en mükemmel annesisin.' Hayır, ben sadece senin annenim. Hadi odanı topla.






