Kıymetli hocamız Mehmet Güney’in onursal başkanlığını, değerli kardeşimiz Kemal Özden’in genel başkanlığını yaptığı İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) geçtiğimiz günlerde fon krizine dair mühim bir bildiri yayınladı. Bildiri şu çağrıyla son buluyor:
“İnsan ve Medeniyet Hareketi olarak başta kendimiz olmak üzere bütün Müslümanları kazançlarını, ticari ilişkilerini ve hayat tarzlarını helal ve haram ölçüleriyle yeniden muhasebe etmeye; açgözlülüğün yerine kanaati, istismarın yerine dürüstlüğü, haksızlığın yerine adaleti hâkim kılmaya çağırıyoruz. Herkesi kul hakkından sakınmaya, alın terinin karşılığını eksiksiz vermeye, haksız kazançtan vazgeçmeye, ihlal ettiği hakları sahiplerine iade etmeye ve hata ve günahlarından samimiyetle tövbe etmeye davet ediyoruz. Müslümanca duruş, yalnızca doğruyu söylemek değil, doğru olanı yapmaktır. Helali savunurken haramdan sakınmak, adaleti talep ederken adil olmak, hakkı gözetirken kendi menfaatinden de vazgeçebilmektir.”
Bildirinin muhtevası son derece önemli ancak bildiri, İslâmî bir STK’nın zor zamanda konuşabilmesi, cesur, net, kararlı bir duruş sergileyebilmesi açısından ayrıca değerli.
Bu minvalde başka açıklama yapan oldu mu bilmiyorum, gözümden kaçmış olabilir. Müslümanlara temel değerleri, sınırları, ilkeleri hatırlatan benzeri açıklamaların gelmesi kuşkusuz hayırlı olurdu. Örneğin 319 STK’yı çatısı altında bulunduran Milli İrade Platformu, kritik dönemeçlerde gazetelere verdiği tam sayfa ilanlardan birini böyle bir dönemde de verebilir. Bu hatırlatmalara, çağrılara, davetlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Bu arada, İMH’nın bildirisindeki bir paragrafa naçizane itirazım var. Bildiride deniliyor ki: “Müslüman kimliğiyle tanınan kişilerin hakka, hukuka ve ahlaka aykırı davranışları, yalnızca kendi itibarlarını değil, İslam’ın toplum nezdindeki itibarını da zedeler. Dinimizin kesinlikle reddettiği haksızlıkların İslam’a mal edilmesine yol açmak, yapılan kötülüğün sorumluluğunu ve vebalini daha da ağırlaştırır. Unutulmamalıdır ki Müslüman kimliği yalnızca bir aidiyet değil, sözümüzle davranışımız arasında tutarlılık gerektiren büyük bir emanettir.”
Daha önce burada yazmıştım: Dindarların ya da dindar görünenlerin yaptığı hatalar, işlediği suçlar, tüm dindarlara teşmil edilemez, hele hele dine yöneltilemez. Başörtülü, namaz kılıyor, Hacca, Umreye gidiyor diye bir kişinin işlediği suç hiç kimseyi utandırmaz, İslam’ın toplum nezdindeki itibarına halel getiremez.
Kötü örnek üzerinden ülkedeki tüm dindarlara yönelik sistemli bir saldırı var. Kâfiri, münafığı, FETÖ’cüsü, Ekrem’cisi bir yana, AK Parti’ye olan kinini tüm dindarlara yönelten ölçüsüzler var. Maalesef etrafımızda bu saldırılardan etkilenip gereksiz mahcubiyet duyan çok kimse de var.
Bir aile üyesi, küçük bir cemiyetin, bir aşiretin mensubu hata yapsa, “Yüzümüzü kızarttın, boynumuzu yere eğdirdin, bizi el aleme rezil ettin, bize laf getirdin, itibarımızı iki paralık ettin” diye kınanır. Ancak Müslümanlar ne dünyada ne de Türkiye’de küçük gruplar. Müslüman nüfusu dünyada 3 milyara ulaştı. Türkiye’nin tamamı Müslüman ve dindarların oranı da yüzde 25’leri aştı. Bu büyük rakamlar içinde hırsız da, arsız da, ahlaksız da olur. Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayıp İsrail’in Gazze’deki soykırımını destekleyen, İsrail’le iş tutan bile var. Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayıp cinayet işleyen, hırsızlık yapan, yolsuzluk yapan, hatta terör örgütleri kurup Müslüman katleden de var. Kimseyi tekfir etmek hakkımız ve haddimiz olmadığına göre iyi ile kötüyü birbirinden ayıracak ve başımızı asla öne eğmeyeceğiz.
Değerli hocamız Yasin Aktay, Yeni Şafak’ta geçen haftaki “Karşımıza Bir Nehir Çıkacaktı, Uyarılmıştık” başlıklı yazısıyla Bakara suresi 249’uncu ayeti hepimize hatırlattı. Nefsine ve şeytana uyup yasaklı suyu içenler tökezleyip düşecek, mü’minlerin ordusu yoluna kararlılıkla devam edecektir.
Umutsuzluğa, hayal kırıklığına, özgüven kırılmasına, mahcubiyete, alınganlığa, utanmaya, sıkılmaya hiç mahal yok. Kim ne yaparsa sadece kendisine yapar. Mü’minin itibarını kimse sarsamaz, zira inananlar her zaman üstündür.

