
Nicedir konuşuyor millet, “suni zekâ” diye bir meret icat ettiler, cümlenin istikbali tehdit altında filan diye. Hiçbir sabah olmasın ki Vadî-i Silikon’dan yahut Yecüc ile Mecüc diyarından bir nev-teknoloji haberiyle uyanmayalım. Hal böyle olunca bu suni zekânın da böyle sıradan bir icat olduğu vehmine kapılıyor insan; işleyeceği şeytanetin nereye varacağını kestiremiyor, meğer ki başına gelsin!
Geçen ay bir-iki hafta nâ-mizâç idim, herhalde bir gelip bir kaybolan bahar havaları çarptıydı; ee, Yeni Şafak’a yazmak vakti de geldi geçiyor; n’aparım, nasıl eylerim derken İrfan’ı aradım. Vardır dedim bu hokkabazın bir bildiği, bir hal çaresi der, diyerek.
Üstat, dedi; sen eski topraksın, anlamaman pek tabii. Lakin imdi çet-gi-pi-ti diye bir şey var; soruyosun söylüyo, yaz diyosun yazıyo, çevir diyosun çeviriyo. Arada ben de destek alıyorum billahi, pek müthiş. Bu ay sen ona yazdır yazıyı; önden bir iki malumat ver, üslubunu tarif et, bu tertip üzere yaz, de; gerisi makinede! Bak göreceksin, bir mucize diye koşarak bana gelmezsen adımı değiştiririm, filan. Fena halde hastayım, yorgan döşek yatıyorum. İrfan’a uymaktan başka çare gelmedi aklıma. Uymaz olaydım…
Ben Sadri Efendi, dediydim; makine Sabri demiş. Ben Çolakzâde dedim, makine Solak anlamış vesaire. Hani diyeceksiniz, peki hiç mi okumadan gönderdin yazıyı Baba Rüstem; okumadım azizler, okuyabilemedim. Gözlerim de pek fena olmuş, çağlayan gibi huruşan idiler. E-postayı zor açabildim; dosyayı ataşladım, bastım “gönder”e.
Olacak bu ya, Ayşe Hanım’ın da Avrupa seyahati edesi gelmiş, tashihi dergideki sabilere vermişmiş. Çocuklar diyesiymiş ki, Ayşe Hanım biz Rüstem dedenin dediklerini anlamazız ki tashih edebilelim?! Fesüphanallah.
Özürleri kabahatlerinden büyük! Nereden dedeniz oluyorum kuzum. Daha yaşım kaç!
Neyse ayın 15’i akşamı muhibb-i kadimim Halid Bey aradı, abi dedi, sen ne yazmışsın; şunun şurasında dergiyi bulup okuyabilen üç (rakamla 3) adam var; onları da böyle rencide etmek neden, filan?! Nasıl yaani, dedim. Abi dedi, ekâbiri malzeme etmişsin; birisi âteş-feşân, ötekinin yüreciği burkulmuş.
Mevzuyu izah ettim, dedim, kuzum şu menhus makinenin halt yemesi; bî-günahım. Telafisi içün icap eden neyse yaparım.
Neyse, üzdüğüm ulularla özür için mülaki olduk, gördüm, perişan hepsi. Onları öyle görünce evde o sahne defalarca geldi gözümün önüne. Bir an boşluğuma geldi, artık hicap ve peşimaniden kendimi kaybetmişim. Elim beylik tabancamı yokladı, baktım belimde. Üzerinde parmaklarımla gezindim, kafam hala bulanık. Bir an dedim, al ve gör şu hesabı Rüstem!
Sonra dedim ihtiyar, sen mutekid adamsın. İntihara kat‘a cevaz olabilemez. Hem insan meşbû-ı hata ve nisyândır netekim. Dur, bir daha özür diler, istiğfar eder, hiç olmazsa gönlünü almaya çalışırsın efendi babaların.
Neyse biraz sakinleştim, azıcık uyudum. Uyanınca abdest alıp biraz Kur’an ve Delail okudum. Sonra oturup bu son yazıyı yazdım. Böyle bazen memleketin sıdk u selameti için aşk ile yazdıklarım yârânın narin kalbini kıracaksa hiç yazmamak evladır, diye düşündüm.
Kağıtçı Ayşe Hanım’ı arayıp af rica ettim. Bırakma bizi Baba Rüstem filan diyesi oldu, nice evlâ ve ercah yazılar yazan âdemler var sayfalarınızda, bizim yokluğumuz kıl kadar halel getirmez mecmuanıza, dedim.
Bari arada okurlara merhameten veçh-i mübareğin göster, rikkatli kalbini kağıda dök, gönder filan dedi.
Bilmem, belki, dedim.
Kapattım...









