
Modern dünyada tüketim, ihtiyacın ötesine geçerek kimlik ve mutluluk arayışına dönüştü. Daha çok sahip olmanın huzur getireceği vaadi, insanı görünmez bir tüketim döngüsüne sürüklüyor. Reklamlar, markalar ve indirim günleri arasında kaybolan modern insan için ölçü nerede başlar? İhtiyaç ile istek arasındaki sınırın silikleştiği çağımızda, tüketim yalnızca cüzdanı değil; zamanı, emeği ve geleceği de tüketiyor.
İnsana bahşedilen nimetler sayısızdır ve bu nimetler karşısında sergilenmesi beklenen temel tutum, ölçü ve dengedir. İslam düşüncesinde insan, sadece tüketen bir varlık değil; kendisine emanet edilen imkânları bilinçle kullanan sorumlu bir kuldur. Kur’an ve sünnet, hayatın her alanında olduğu gibi tüketimde de itidali esas alır. Peygamber Efendimizin, akan bir nehir kenarında dahi abdest alırken israfı yasaklaması, ölçüsüzlüğün ibadet kisvesi altında bile meşrulaştırıla-mayacağını açıkça ortaya koyar. Bu yaklaşım, tüketimin yalnızca maddi bir mesele değil, ahlâkî ve manevî bir sınav olduğunu göstermektedir.
MUHAKEME YETİSİNİ ZAYIFLATIR
Günümüz dünyasında ise tüketim, ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçerek bir kimlik ve mutluluk aracı hâline gelmiştir. Modern insan, daha çok sahip oldukça doyuma ulaşacağını zannederken, aslında tüketim arttıkça tatminsizlik de derinleşmektedir. Tüketim çılgınlığı, tuzlu su ile susuzluğunu gidermeye çalışan kişinin daha çok susuzluk hissine kapılması misalidir. Günümüz insanlarının kendisini kaptırdığı, bir türlü doyum noktasına ulaşamadığı, maddi-manevi çeşitli sıkıntılara sebep olan bir alışkanlık haline dönüşmüştür. Materyalist anlayışın giderek daha çok hakim olmasının etkisiyle, yılbaşı ve doğum günü kutlamaları, bebek için yapılan cinsiyet öğrenme partileri (baby shower), bekarlığa veda partileri (bride to be), indirim haftaları, kara cuma günleri (black friday) gibi tüketimi özendiren uygulamalarla insanlar alışveriş furyasının içine çekilmektedir. Bu kültür, istekleri ihtiyaç gibi sunarak insanın muhakeme yetisini zayıflatmakta ve onu farkında olmadan israfa sürüklemektedir.
İSRAF AYNI ZAMANDA HADDİ AŞMAKTIR
İslam ahlâkında tüketim üç kavram etrafında değerlendirilir: cimrilik, iktisat ve israf. Doğru olan, bu iki uç arasında dengeli bir yol tutmaktır. İhtiyacın ötesine geçen her harcama, maddi güç yeterli olsa dahi israf kapsamına girer. Bu noktada bireyin kendisine yöneltmesi gereken temel soru şudur: “Bu gerçekten bir ihtiyaç mı, yoksa nefsin geçici bir arzusu mu?” Zira israf sadece fazla harcamak değil, haddi aşmaktır; bu aşım bazen malda, bazen sözde, bazen de zamanda kendini gösterir. Gereksiz konuşmak, zamanı boşa harcamak ya da duyguları ölçüsüzce tüketmek de israfın farklı yüzleridir.
GEÇİCİ BİR HAZDAN İBARETTİR
Tüketim sektörünün işleyişi, bu ölçüsüzlüğü sistematik biçimde beslemektedir. Reklamlar, vitrinler, alışveriş merkezleri ve dijital platformlar aracılığıyla insanlara sürekli bir “mutluluk vaadi” sunulmakta; sahip olmanın, mutlu olmanın ön şartı olduğu telkin edilmektedir. Oysa bu mutluluk, geçici bir hazdan ibarettir. Haz sona erdiğinde yeni bir arzu doğar ve birey kendisini sürekli satın alma döngüsü içinde bulur. Bu süreç, zamanla alışveriş bağımlılığına ve bireyin kendisini tükettikleri üzerinden tanımlamasına yol açar.
HARCAMAK AMA NASIL?
İslâm’da en azıyla yetinme mecburiyeti yoktur, insan onuruna yakışacak şekilde hayatın idame ettirilmesi için nimetlerden faydalanılması teşvik edilmiştir. Bu husus Kur’an’da şöyle dile getiriliyor: “De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” Ancak olgun mü’min, sorumsuzca ve sınırsızca tüketim yapamaz. Kazancının sadece kendi çalışması sonucu değil, aynı zamanda Allah’ın bir lütfu olduğunu bilir, servetini O’nun emrettiği biçimde kullanır, sosyal sorumluklarını yerine getirir ve asla gösteriş tüketimine yönelmez.
Temel ihtiyaçların dışındaki lüks harcamalar, bireyi ihtiraslarına mahkûm ettiği gibi yaşadığı toplumu da huzursuz etmektedir. Yiyecek, giyecek ya da yakacak gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumda pervasızca yapılan harcamalar maddi imkâna sahip olmayan insanlarda kıskançlık, kin ve nefrete yol açabilir. İslâm dini savurganlığın hakim olduğu böyle bir yaşayışı reddetmiş ve sadece kendi refahını düşünerek toplumsal sorunlara kayıtsız kalanları ağır biçimde eleştirmiştir.
KAYNAKLARI HIZLA TÜKETİR
Öte yandan aşırı tüketimin bedeli sadece bireysel değildir. İsraf, doğal kaynakların hızla tükenmesine, çevresel dengenin bozulmasına ve gelecek nesillerin haklarının ihlaline neden olmaktadır. Bir tişörtün, bir çift ayakkabının ya da bir hamburgerin üretimi için harcanan su miktarları dikkate alındığında, yapılan her gereksiz alışverişin aslında geleceği tüketmek anlamına geldiği daha net anlaşılmaktadır. Bu nedenle tüketimde ölçü, aynı zamanda çevresel ve toplumsal bir sorumluluktur.
ÖLÇÜYÜ KORUYUP İNSAN KALABİLMEK
Sonuç olarak İslam’ın öngördüğü tüketim anlayışı, yoksunluğu değil; bilinçli ve ahlâklı bir zenginliği hedefler. İnsan, sahip olduklarının mutlak sahibi değil, emanetçisidir. Harcama özgürlüğü sınırsız değildir ve toplumsal adalet, çevre bilinci ve manevî sorumlulukla sınırlandırılmıştır. İsraf, sadece malı değil; emeği, zamanı ve geleceği de tüketir. Bu nedenle gerçek refah, daha çok sahip olmakta değil; ölçüyü koruyarak insan kalabilmekte saklıdır.










