Türkiye güçlü ve güçlendiren ve imrendiren savunma kapasitesini nerede değerlendireceği konusunda bir süredir bir karar sürecine girdi.
Niye bu türden bir karar veriyoruz, kendimize odaklanalım denebilir. Ama bunu söyleyen bu gücü neden biriktirdiğimizi yeterince anlamadığını izhar etmiş olur.
Karar verilecek ve verilmiş seçeneklerse belli…
Tüm sistematik problemlerine rağmen NATO içinde kendimizi daha mı güçlü konumlandıracağız? Hiç dostluk göremediğimiz Avrupa, bir savunma ittifakı kurarsa ona mı dahil olacağız? Kadim bağlarımız ve kardeşliğimiz olan İslam ülkeleriyle Müslümanların ve bölgemizin değerlerini ve menfaatlerini mi savunacağız?
NATO’ya herkes zaten var… Zaten içindeyiz. Tüm problemlerine rağmen sabır göstermişiz. Nihayet NATO’nun yeri geldiğinde jeopolitik bağlamını kullanabilmeyi de öğrenmişiz. Stoltenberg’in genel sekreter seçimindeki gibi İsveç’in NATO üyeliğindeki gibi öğrendiğimizi de gösterebilmişiz.
NATO müttefiklerimiz bizi hasım görenlerle iş tutar olmuş ona bir şey yapamamışız, ayrı. Yapamayız da… Bu tür sorunlar NATO’nun sistematik problemleridir ve sistematik problemler giderilemez. Kriz çıkınca kuvvet, kudret ve yaptırımla çözülür.
Ancak son toplantıda NATO’da ikincilik konumumuzu üçüncüyle arayı açarak güçlendireceğimizi gösterdik.
İkinci seçenek bir ihtimal. Avrupa bir savunma ittifakı kursa Türkiye’yi de davet etse bayıla bayıla gireceğiz… Tüm hayallerimiz gerçek olacak sanki. Öyle hevesliyiz. Ruslarla Avrupa arasında yaklaşan yüzleşmede doğrudan taraf olacakmışız falan hiç matematik konusu değil.
Avrupa hakikatte bir savunma ittifakı mı kuracak, saldırı ittifakı mı, o da belli değil. Savunulmak durumda olduğu kesin olsa da sataşarak kendini savunacak bir kafaya sahip oldukları da kesin.
Bunun yanlış denklem olduğunu biliyoruz ama işte gene de üç asır sonra ilk defa Avrupa bir alanda üstünlüğümüzü kabul etmiş olacağından olmalı, girmek istiyoruz.
Üstünlüğümüzün teyide ihtiyacı yok. Biz tedbirlerimizi artıralım kim geride kalırsa kalsın.
Diğer bir seçenek de Mekke Anlaşması… Ümmetin birliği idealinde gerçekleşmiş bir rüya. En yakın ve sırdaş ülkemiz Pakistan bu denklemde, en kutsallarımızın ülkesi Suudi Arabistan bu denklemde… Hem İsrail hem Hindistan hem Yunanistan (Siyonist üçgen) baskı altına alınmış. Bunların üstüne Batı ittifakının dayattığı denge 100 yıl sonra değişmiş.
Ama bir mütereddit hal... Bir mesafe… Bir şüpheci yaklaşım…
Asıl üstünlük geçen 100 yılın telafisiyle başlamayacak mı?
Şimdi gelin bu seçeneklerin jeoekonomik analizini yapalım. Yeni yüzyılımızı hangi ittifak içinde finanse edebileceğimizi de anlamaya çalışalım.
Evvela, NATO jeoekonomik niteliğini kaybetti. Ekonomik verimliliği üyeler arasında dolaşmıyor artık. ABD’ye doğru akıyor. Zorla. NATO’nun var oluşundan bu yana askeri yönü ekonomik yönünün ilk defa önüne geçecekti, ABD tam zıddına gidip ittifaktan ekonomik vurgun yapmaya niyetlendi. İyi yapıyor.
Bizim durumumuz da bir acayip askeri ve ekonomik olarak NATO’nun mağduru muyuz, mağruru mu hiçbir zaman anlayamadık.
ABD’den krediler ve sendikasyonlar gelmeye devam ediyor. Ama o bağlamın NATO ile ilgisi yok zaten. ABD’nin finansta uluslararasılaşma stratejisinin bir parçası olarak kredi gelmeye devam ediyor.
Gelelim Avrupa’ya… Avrupa hep ekmekle silah arasında pastayı seçti. Geniş bir yelpazede ekonomik konumunu ayarlayabileceğini düşündü. Ama şimdi pasta aslanın ağzında. Aslan dediğime de bakmayın. Tefecilere borç yaptılar. Pastadan olacakları kesin. Bu şartta yelpazenin en uçları kalıyor. Ekmek ya da silah. Ekmeği değil, silahı seçecekler. Bu ittifak hızlı bir yüzleşmeyle karşılaşacak. Jeoekonomik güç olarak yarım kapasitedeler. ABD ve Çin’den sonra buçukuncu güç sayılıyorlar.
Şaşaalı dönemleri bitti. Nereden baksanız 200 yıl yiyip içtiler. İyi bile götürdüler. Kalan jeoekonomik kapasite kendilerine zor yetiyor. Hatta kalan jeoekonomik kapasitelerini Türkiye’yi tehdit için kullanıyorlar. Hatta ve hatta Türkiye’den başka kimseye de çevirmiyorlar ekonomik silahlarını.
İşte bu denkleme öylesine hevesliyiz ki Avrupalılar bile şaşıyordur asırlardır nasıl bir travma yaşadığımıza.
Bakalım Mekke Anlaşması’na...
Müslümanlar Global Kuzey ile Global Güney tam kesişimine yerleşmiştir. Çok stratejik bir konumlanmadır bu. Enerjiyi, koridorları ve su yollarını kontrol eder. Ama Müslümanların hepsi sahip oldukları bu değerlerle uzun zaman yalnız kalmıştır.
Ta ki 1969 yılında Mescid-i Aksa’ya yapılan bir kundaklama saldırısı karşısında yalnızlıklarının altı çizilene kadar.
Menfaat ve değerlerini savunmak adına uzun fetretin akabinde gelen bu saldırıyı izleyen ilk toparlanma gayreti İslam İşbirliği Örgütünü kurmak oldu.
Örgüt sadece siyasi bir birliktelik içermiyordu. Bir süredir zenginleşmeye başlayan ve istikameti yukarı olan ülkeleri temsil ediyordu. Ve finansallaşan bir dünyada doğduğundan küresel ve küreselci sermayeden korunmak için hızlıca İslami finans yoluyla ekonomik güç ve güvenlik biriktirmeye başladı.
Tam düşünülen hızda ve kalitede olmasa da yol alındı. İyi kötü kurumlar, ağlar, koridorlar ve kanallar oluştu.
Yalnız henüz daha zamana ihtiyaç varken İsrail terörü Filistin, Lübnan ve İran’dan itibaren; Hindistan ise Pakistan ve Bangladeş’ten itibaren; Müslümanları tehdide başladı.
Bu şartlarda İslam İşbirliği Örgütünü bir sonraki aşamaya geçirmek gerekiyordu. İşte bana sorulursa Mekke Anlaşması, 57 ülkeden oluşan büyük bir jeoekonomik gücün doğuşunun ilk adımı olarak atıldı.
Bu birliktelik siyasi, askeri ve ekonomik çevrimi çok güçlü olacak bir birlikteliktir. Böyle olması gerekir. 57 İslam ülkesini birden yeni dünyaya taşımanın başka yolu yoktur. İş doğru giderse üçüncü jeoekonomik güç Müslümanlar olacaktır. Amerika, Çin ve Müslümanlar… O yüzden şiilerle karşı karşıya bırakılmaktadır.
İşin bir de bugüne bakan yönüne değinmek isterim.
Fon krizine tam da yeni dünyamızın finansını sermaye piyasaları ile yapacakken yakalandık. Ve görünen o ki daha güçlü bir sermaye piyasası yerine daha küçük bir sermaye piyasası isteniyor. Yerine ne koyacağız?
Yerine İslami finanstan başka koyacak güçlü argümanımız yok.
Ekonomik olarak Mekke Anlaşması önemli demiyorum, ekonomik olarak da önemli diyorum. Bugünün koşullarına takılmıyorum, çok uzun atılım çok stratejik düşünülmesi gerekir diyorum.
İslami finansa hızlıca çeki düzen vererek işleri yoluna koyabiliriz.

