Fas-İspanya seyahatimiz tamamlandı. Verimli, bereketli, güzel bir seyahat oldu. Bütün fedakarlığıyla ekiple yakından ilgilenen Aşk-ı Turkuaz’ın sahibi Beytullah Yıldız kardeşime bu güzel seyahati düzenlediği için yürekten teşekkür ediyorum.
Seyahatimizi yine MTO Kahramanmaraş’tan Mehmet Kahraman kardeşimin kaleminden aktaracağım. Çok işlek bir zihni ve su gibi akan bir kalemi var Mehmet kardeşin.
Fas’ta Kazablanka, Rabat, Fes şehirlerinde yaptığımız keşifleri Cahif Zarifoğlu üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor. Güzel bir kalem geliyor... Keyifli ve zihin açıcı okumalar…
***
Rabat’a doğru yola koyuluyoruz…
Rabat’ta Şellah’a geldiğimizde eski taşların arasında dolaşıyoruz. Bir yanda tarih, bir yanda leylekler… Sanki leylekler bu şehrin eskiden beri kiracıları. İnsan burada yürürken zamanın düz bir çizgi olmadığını düşünüyor.
Bir medeniyet geliyor, başka bir medeniyetin üzerine yerleşiyor. İnsanlar gidiyor, duvarlar kalıyor. Şehirler değişiyor, bazı bakışlar değişmiyor.
Nereye gitsek II. Hasan Camii’ne ilham olan figür ve süslemeleri görüyoruz. Ben yine Cahit’i düşünüyorum. Çünkü bazı insanlar yanınızda olmasa da yolculuk boyunca sizinle yürür. Cahit de benimle yürüyor sanki. Şellah’ın taşlarından çıkıp Ebu Rekrek Nehri’ne doğru ilerliyoruz. Rabat ile Salé’nin arasından akan nehir, iki şehri birbirinden ayırıyor ama aynı zamanda birbirine bağlıyor.
Nehirlere aşırı ilgim var. “Her insanın içinden bir nehir geçer” sözü de bana ait. Mihran, derim ben nehirlere burada.
Ama maalesef.
Sonra Ebu Rekrek Nehri’nin Atlas Okyanusu’yla buluştuğu yerde, bir grup çocuğun ters takla atışlarını seyrederek dalıp gidiyorum.
Nehir denize karışıyor…
Benim aklım ise yine Cahit’te.
Her an Cahit’le bir dilenci kılığında karşılaşacakmışım gibi sağa sola bakınıyorum.
***
Artık yol bizi Fes’e götürüyor.
Fes’e doğru hareket ediyoruz.
Mihriban türküsünü açtım; yol beni zengin çocukluğuma götürüyor…
Şimdi biraz yola dalma vakti…
***
Belki kaç şiir kaçtı telefona bakmaktan. Ne yazarsan yaz, her şey yarım kalacak esasıyla yazmayı bıraktım.
Yol uzadıkça bu kez başka bir isim takılıyor aklıma. Tahar Ben Jelloun’un Kum Çocuğu kitabı kafama takılıyor.
Kim bu Kum Çocuğu? Oyuncakları nelerdir?
Ne de olsa Fas’tayız. İnsanın yanında biraz da Faslı bir yazar taşıması lazım.
Cahit’i ararken bari Tahar Ben Jelloun’u bulalım! Soralım: ACZ’yi gördün mü?
***
Akşam olduğunda Fes’teyiz.
Otelin avlusunda, havuzun kenarında hafif bir fon müziği eşliğinde Yusuf Kaplan Hocamızla muhabbeti derinleştiriyoruz.
İlginç olan şu: Yusuf Kaplan Hoca’nın fikrini merak ettiğim için, bunun Cahit Zarifoğlu olduğunu söylemeden, lokantaya giderken böyle bir adam gördüğümü ve dikkatini çekip çekmediğini soruyorum.
“Evet,” diyor ve adamı anlatmaya başlıyor. Benim kafam iyice karışıyor. Yusuf Kaplan Hoca’nın Cahit’le gizli gizli buluşup konuştuğunu düşünmeye başlıyorum.
(Sonradan öğreniyorum ki, Yusuf Hoca, Cahit Zarifoğlu’yla 4 sene beraber olmuşlar, aynı işte çalışmışlar. Yusuf Hoca’yı “bizim baş düşmanımız İngilizler. O yüzden düşmanımızı yerinde tanıyacaksın!” diyerek İngiltere’ye gönderen de oymuş.
O yüzden “Cahit Zaridoğlu benim üniversitemdir” diyor.)
O an, bütün yolculuk boyunca peşinden gittiğim sorunun aslında başka bir yere çıktığını hissediyorum.
Kısacası ben Atlas’ın kıyısında Cahit’i gördüm.
Sonra Cahit’i Rabat’ın sokaklarında aradım. Şellah’ın taşlarında, Ebu Rekrek’in suyunda, Fas’ın duvarlarında…
Belki de Cahit hiç gitmedi. Ben baktığım her yerde ACZ görmeye devam ettim.
Şimdi düşünüyorum da…
Belki de ben Fas’ta Cahit’i aramadım. Bir şairi, bir dostu, bir yol arkadaşını değil; kelimenin peşinden giden bir ruhu aradım.
Atlas’ın kıyısında Cahit’i gördüm. Sonra Rabat’ın sokaklarında, Şellah’ın taşlarında, Ebu Rekrek’in suyunda, Fas’ın duvarlarında yeniden karşıma çıktı.
Belki de Cahit hiç gelmedi Fas’a.
Belki de ben, baktığım her yerde ACZ’yi görmeye devam ettim.
Çünkü bazı insanlar yanınızda olmasa da sizinle yürür. Bazı şairler ise öldükten sonra bile yolculuklarınıza katılır; bir şehir gösterir, bir cümle kurdurur, bir sorunun peşine takılır…
***
Şimdi düşünüyorum da…
Güzel olmaz mıydı Atlas Okyanusu’nun kenarında bir masa kurmak?
Bir tarafta Cahit, Yusuf Kaplan ve daha nice kalem…
Bir tarafta Atlas’ın sonsuzluğu, öte tarafta kelimelerin sonsuzluğu…
Dalgaların sesine karışan uzun bir sohbet… Edebiyatı, fikri, hayatı konuşmak… Zamanı biraz durdurmak. Ve heybemizi kelimelerle doldurmak…
Belki de bütün bu yolculuğun asıl meselesi buydu: Cahit’i bulmak değil, Cahit’in peşinden yürümek.
Bir şehri görmek değil, o şehrin içinden geçen cümleyi bulmak.
Ve sonunda insanın yanında götürebileceği en güzel şeyin, bir bavul değil; birkaç iyi cümle, birkaç güzel insan ve zihninde uzun süre yankılanacak lezzetli bir sohbet olduğunu anlamak.
Atlas Okyanusu kıyısında Cahit’i gerçekten gördüm mü, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Ben o gün Atlas’ın kıyısında Cahit’i değilse bile, Cahit’in baktığı yerden dünyaya bakmaya çalıştım. Ve belki de asıl mesele buydu.

