Yazarlar İkilikler

İkilikler

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Marx, marksistlere bırakılamayacak kadar mühim bir adamdır. Bu pozitif ve destekleyici cümle sâdece onun, başta kapitalizm olmak üzere “tespitleri” için geçerlidir. En başta naif , yer yer çok yüzeysel bulduğum târih değerlendirmelerini kapsamaz. Tespitleri üzerinden geliştirdiği devrimci siyâsal ideoloji ve eylem ise tamâmen bunun dışında kalır. Batı merkezciliği, dünyânın bunun dışında kalan devasa coğrafyalarına boş boş, hattâ yer yer oryantalist bir çerçeveden bakışı cabası. Ama gelin görün ki, tespitleri olağanüstüdür . O olmadan dünyâyı anlamak neredeyse imkânsızdır.

Marx’ın aşılmış olduğunu düşünmüyorum. Olsa olsa geliştirildiğinden söz edebiliriz. Bu da, bizim siyâsal kültürümüzün anlamdırmakta zorlandığını düşündüğüm “eleştirellik” üzerinden olmuştur. Büyük düşüncelerin hatâları da büyüktür; dahası mühim ve değerlidir.. Sistemci Okul ve Bağımlılık Okulu olarak bildiğimiz çevreler, Marx’ın “dünyâ değerlendirmelerindeki” ihmâllerini gören ve eleştirel düzeyde geliştirmişlerdir. Bunu da “ideolojik “değil, “târihçi “bir eksende yapmışlardır. Yâni, anlamaya dayalı, belki de Weberyen bir tesirle…

Sistemci ve Bağımlık Okullarının en düşündürücü tespiti, kapitalizmi Marx’ın yaptığı gibi bir “sermâye -emek” yoğunlaşması olarak değil, hegemonik, tabiî ki eşitsiz olarak işleyen bir küresel işbölümü olarak görmeleridir. Buna göre , kapitalizm, şu veyâ bu ölçekte külliyen dünyâyı sarar. Buna Wallerstein “KED”, “Kapitalist Ekonomi Dünyâ” der. Dünyânın siyâsal coğrafyası, ekonomik coğrafyasının tıpkı basımı gibi değildir. Siyâsal coğrafyalardaki çeşitlilik, KED’in tekilliğini anlamakta zihinleri karıştırır. Birikimin yoğunlaştığı “merkez” dünyâdan, yarı-merkez ve nihâyet kenar dünyâlara doğru örgütlenen bizzât kapitalizmin kendisidir. Siyâsal-ideolojik çeşitlilikler, farklılıklar, hattâ çatışmaları KED’nın rasyonellerini atlayarak kavramlaştırmak ortaya hatâlı neticeler çıkaracaktır.

Bir misâl üzerinden gidelim.. II.Dünyâ Savaşı sonrasında kurulan dünyâ, siyâsal ve ideolojik olarak bir ikiliğe ve karşıtlığa oturuyordu. Bir tarafta ABD ve Avrupa’nın başını çektiği “Batılı” devlet ve toplumlar; diğer tarafta ise Sovyetler Birliği ve Çin’in meydana getirdiği “Doğulu”, yâni Asyaik devlet ve toplumlar vardı. Üçüncü Dünyâ veyâ Bağımsızlar Dünyâsı olarak târif edilenler ise bu iki kampın siyâsal -ideolojik dogmatiklerini tematikleştirerek , gûya melezlendirerek kendilerine çıkış yolu arayan; ama aslında yalpalayan bir dünyâ idi. Moral politik düzeyde , Batı kendisinin “medenî”, kalanların ise derece derece ilkel olduğunu îmâ ediyordu. Doğu ise Batı’nın yozlaşmışlığından, kendi toplumlarının ise geleceğin insanlığını temsil ettiğinden dem vuruyordu. Liberal Demokrasi Batı’nın, Proletarya Demokrasisi Doğu’nun, çeşitli milliyetçilikler ise Üçüncü Dünyânın ideolojik çıktılarıydı.

Bu, parça başına düşünen, perakendeci analitik bir bakıştı. Sovyetler Birliği dağılınca, entelektüel çevreler hızlarını alamayıp, bunu Batı’nın siyâsal-ideolojik ve ekonomik zaferi olarak gördüler. Hâlbuki bu çöküş sistemik ve küreseldi. Yaşananlar, Sovyetler Birliği’nde başlamış ve adım adım Avrupa ve ABD’yi de içerecek olan bir gidişattı. Bunu görebilmek için analitik değil, diyalektik bir bakışa sâhip olmak gerekiyordu. Sovyetler Birliği tecrübesinin bir nevi “yoğunlaştırılmış bir devlet kapitalizmi” olmaktan başka bir manâsı yoktu. “Devlet kapitalizmi” kavramı sistemik değerde olan bir kavramdı. New Deal, Ren kapitalizmi veyâ Üçüncü Dünyâ Karma ekonomileri bunun çeşitlemeleriydi sâdece. Tekmil dünyâda geçerli olan sistemdi devlet kapitalizmi. Sâdece yoğunluklar farklıydı. Eğer çöküş Sovyetler’den başladıysa, bunun mânâsı, en yoğunlaştırılmış olanlardan başlayarak cümle devlet kapitalizmlerinin de çökeceğiydi. Batı bunu kendi inisiyatifiyle, bir arınma olarak başarmak istedi. Reel ekonomiyi Çin’e yollamak bunun ilk büyük adımıydı. Diğer taraftan Neoliberalizm, Viyana Çevresi’nin fikriyatı, Chicago Boys’un monetarizmleri hep bu arınma işinin müteahhitleri olarak çalıştı. Mesele gâyet basitti: Devlet-sermâye ilişkisi, dahası bizzât sanayi kapitalizmi artık sürdürülebilir değildi. Dahası, reel ekonomi ile finansal ekonomi arasında derin bir yırtık oluşmuştu. Entelektüel evdeki hesap çarşıya, sahaya uymadı. Neoliberalizm geçişi sağlamak bir yana işleri daha da berbat etti. Kendisinden beklenen de zâten buydu. Bugün artık, neoliberalizmin bir amaç değil, bu arınma işinin basit bir hafriyat aleti olduğunu görüyoruz. İşlevi arınma için bir yıkımdı. Bugün teknokapitalizm olarak târif edilen süreçler, sanayi kapitalizminin toptan yıkımını öngörüyor. Bu, devletlerin, ulusların, emek-sermâye bağlamında tecessüm etmiş olan reel, hattâ konvansiyonel finansal sistemlerin tüm kurum ve kuruluşlarıyla berâber tasfiyesi manâsına geliyor. Devletsiz, ulussuz, sınıfsız, temassız, maddesiz bir kapitalizm kurgusu bu. Tekmil medeniyetin içinin boşaltılması. Artık ne kadar bu sıfatı taşımayı hak ediyor bilmiyorum, ama yepyeni bir medeniyet târifi. Tek boyutlu , mutlak kontrollere dayalı bir tekno-sermâye tahakkümü. Mutlak bir insansızlaştırma. ABD Dolarının üzerinde yazan “Başladığımız işi bitireceğiz” ifâdesinin keskin bir karşılığı. Sürecin en nihâi ve keskin evresindeyiz..

Hâl böyleyken basitçi analitik düşünüş nüksediyor. Anaakım Uluslararası İlişkiler Disiplini hâlâ bunu bir devletler arası mücâdele olarak değerlendiriyor. Çin mi kazanacak, değilse ABD mi? Ne kadar grotesk kalıyor değil mi?

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.